Selbstdarstellung, Türkçesi öz sunum

Öyle bir bağımlılığım olsa…
Anlattıklarımla…
Kendi kendiminin sunumuna meraklı olsam…
Kendi kendimle dalga geçer miyim?

Ne salaklığım kalıyor ne hayvanlığım…
Ehhh…
Aptallığım neredeyse dillere destan olacak nitelikte…
Böyle öz sunum mu olurmuş, depresyon misali…
Sözde klinik vaka, o derece yani…
Yaklaşık otuz seneden beri ağır depresyon geçiren, hastanede yatacak kadar ağır bir vaka olan insan hala hayata olur mu?

Yooo…
Anlattıklarımla, örneklerle hedeflediğim…
Beni örnek al, Önder işi yapma yoksa bağımlılık nedir bilmem…
Kendi kendimi test ederim uyuşturucu yüzünden…
Bağımlılık yapıtımı, haftalarca cehennem azabı…
Bu kelimeye karşı alerjim var, desen saplantı ona da…
AMA…
TUTKU bak ona hayır demem, sevmem de kinim nefretimde tutkuyladır…
Sevdiklerime, çocuğa, kadına, vatan ve millete…
İlkelerime!

İdealistim desem, bir anarşist…
İnanır mısın?

Benim DÜŞMANIM siyasal İslam

Birincil temsilcisi Recep Tayyip Kahpedoğan, zihniyeti…
Yüce dinimizi siyasal ve sapkın düşünceleri için kullananlar!
UNUTMADIM, gözden kaçırmadım…
İpin ucunu da…
In vitro fertilizasyon’u
Yazacaklarımı okuduğunuzda EMINIM aranızda çok şaşıran olacaktır!


dinle

Tehlikeyi görüyor…
ANLIYOR MUSUN?


dinle

Yermesini de bilirim, takdir etmesinde. Bravo Soner Bey, kaleminize, bilginize sağlık

O seçimin sonucu
5 Nisan 2018

Yıl, 1915.
Yer, Adana Misis Köyü.
Adı, Zepür idi. 4-5 yaşla¬rında Ermeni kız çocuğuydu.
I. Dünya Savaşı’ndaki bü¬yük boğazlaşma sırasında çı¬karılan Ermeni Tehciri’nde ailesini kaybetti. Köyünden birilerinin yardımıyla İstan¬bul’a getirildi; Bakırköy’de¬ki Dadyan Yetimhanesi’ne bırakıldı…
Levon Ahçiyan, II. Abdülhamit’in doktoruydu. Zamanla padişahla birlikte gözden düştü. Erenköy’de muayenehane açtı. Kurtuluş Savaşı’ndaki katkılarından dolayı İstiklal Madalyası sa¬hibi oldu.
Bir gün -çocuklara yar¬dım için her daim yaptığı gibi- eşi Nazik Hanım ile birlikte Dadyan Yetimha¬nesi’ne gitti. Zepür’ü çok sevdiler, evlatlık aldılar.
Zepür’e, köyden yetim¬haneden sonra Erenköy’deki köşk saray gibi geldi. Herke¬sin evladı oldu. En çok da an¬nesi Nazik’in kızkardeşi Me¬line’yi sevdi. (Meline, Türk Dil Kurumu kurucusu Agop Martayan’ın -Atatürk’ün verdiği soyadıyla “Dila¬çar”ın -eşiydi.)
Zamanla Zepür evlendirildi. Eşi Nerses Mafyan, 1907 İstanbul doğumluydu. “Önce Tanrı, sonra Beethoven” diye¬cek kadar müziğe tutkundu…
Zepür de Erenköy’deki köşkte keman, piyano çalma¬yı öğrenmişti.
Tarih: 24 Şubat 1951.
Zepür-Nerses çiftinin oğulları Erenköy’de dünyaya geldi.
“Garo” adını verdiler.
Yani, Garo Mafyan…
ADINI BİLMEYEN YOK
Garo Mafyan…
Adını Türkiye’de bilme¬yen var mı:
Besteci, aranjör, orkestra şefi…
Başta Eurovision ol¬mak üzere Türkiye’yi bir¬çok uluslararası yarış-mada temsil eden bir müzik adamı…
Adını ilk kez altı yaşında duyurdu; Hürriyet gazete¬sinin birinci sayfasında yer aldı: İlk konserini dört yaşında veren Harika Çocuk Garo Mafyan…
İlk hocası Ferdi Ştat¬zer oldu. Sonra Raşit Abed ile solfej, armoni çalıştı.
1962 yılında İstanbul Bele¬diye Konservatuvarı’na girdi. Sınıf atlayarak üstün başa¬rıyla mezun oldu.
Altın Parmaklar’dan İstanbul Gelişim’e kadar orkestralarda çaldı. İlk pro-fesyonel albümünü Tanju Okan ve Zerrin Özer ile yaptı.
Ajda Pekkan ile “Büyük Kabare”, Gülriz Sururi-En¬gin Cezzar ile “Kabare” gibi müzikallerde yer aldı. Barış Manço’dan Nükhet Du¬ru’ya, MFÖ’den Ayşegül Aldinç’e kadar çok sanatçı¬nın albüm çalışmasında yer aldı.
Onno Tunç ile birlikte 1980’lerde patlama ya¬pan pop müziğinin öncü isimlerinden oldu. Ancak asıl üretkenliği 1990’lardan sonra ortaya çıktı. Gerek beste gerekse düzenleme¬leri ile kendinden çok söz ettirdi. “Unut” (Sezen Aksu), “Her Yaşın Bir Gü¬zelliği Var” ve “Eline Gözüne Dizine Dursun” (Ajda Pek¬kan), “Sen ve Ben” (Nükhet Duru), “Abone” (Yonca Ev¬cimik) gibi onlarca tanınmış şarkının bestecisi oldu.
Asya, Nalan, Jale, Rey¬han Karaca, Bendeniz, Ni¬ran Ünsal, Kerim Tekin, Aydın, Nadide Sultan, Burcu Güneş gibi birçok genç şarkı¬cıyı yıldız yaptı.
Evet, bir Ermeni sanat¬çı Türk müzik dünyasının en önemli isimlerinden oldu. Yaptıkları bu köşeye sığmaya¬cağı için burada keseyim…
Asıl yazmak istediğim bölü¬me geçeyim…
TEK KİŞİNİN AKLINA GELMEDİ
Tarih: 15 Ekim 2005.
Garo Mafyan…
Müzik telif hakları alanında faaliyet gösteren, Musiki Eseri Sahipleri Grubu Meslek Birli¬ği/MSG başkanı seçildi.
13 yıldır bu görevi yürütü¬yordu. Geçen hafta sonu ya¬pılan MSG kongresinde bu kez seçilemedi; yerini Can¬dan Erçetin’e bıraktı.
Seçim hiç kolay olmadı; kıran kırana geçti. Garo Mafyan 331, Candan Erçe¬tin 429 oy aldı.
Önceki gün kongrede yaşananların videosunu seyrettim. Sezen Aksu’dan Mustafa Sandal’a, Ferhat Göçer’den Hakan Pe¬ker’e kadar hayli tartışmalı bir kongre yaptıkları görülü¬yor.
Dikkatimi bir konu çekti; sorup soruşturdum.
Onca gerginliğe rağmen bir kişinin bile aklına, MSG Başkanı Garo Mafyan’ın Er¬meni kimliği gelmemişti!
Ne Garo Mafyan’a oy veren 331 sanatçının aklına gelmiş¬ti. Ne de…
429 kişiden tek biri çı¬kıp “Affedersiniz Erme¬ni’nin biri nasıl başkan olur” dememişti!
O seçim salonunda sade¬ce tek kimlik vardı; sanatçı kimliği…
Bu nedenle Garo Mafyan 13 yıl başkanlık yapmıştı.
Bunu yazmamın nedeni şu:
Malum nisan ayı geldi; bir-i¬ki haftaya “Ermeni soykırı¬mı” yalanı dünya medyasının gündemine getirilir! Yaşanı¬lan büyük acılardan po¬litik çıkar elde edilmeye çalışılır. Bakınız:
Atatürk Çankaya Köş¬kü’nde büyükelçilere yemek vermektedir. Garo Mafyan’ın eniştesi Agop Dilaçar da oradadır: “Yemekten sonra Atatürk herkesin kendi ülke¬sine özgü türkü söylemesini istedi. Sıra yanımdaki İran elçisine geldiğinde, adam bir türkü söyleyemedi. Kalktım ayağa ve başladım ‘Antra¬nig’ı Kaç’ (Kahraman Antranig) türküsünü Er-menice söylemeye. Türkü¬yü bitirdim. Atatürk yanıma geldi ve ‘Gördünüz değil mi efendiler, atalarından ve geçmişinden asla go-cunmayan bir Türk nasıl cesur davranabiliyor?’ di¬yerek yanaklarımdan öptü beni…”
İşte budur…
Garo Mafyan şarkılarıyla kalbimizi kazanmaya devam edecektir…

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/soner-yalcin/o-secimin-sonucu-2330714/

Teşekkür ederim çocuklar, gerçekten, yürekten teşekkür ederim

Evet, benim için >>> çok önemli <<< ülkemizden…
HER KÖŞESINDEN OKUNMAM…
Bir ucundan bir ucuna, yeminle öyle…
Ve devlet babada okuyor, artık kötü veya iyi niyetli…
AMA…
En önemlisi sizlersiniz çocuklar, gençler…
OKUYAN GENÇLER, Laik bir hukuk devletini TEKRAR inşa edecek bilgili çocuklar…
Üniversiteliler…
Teşekkür ederim çocuklar.

Çocuğum bana küs müsün?

Sabah annemle holde karşılaştık, sordu bana yukarı ki soruyu…
Yok be anne, o kadar yorgunum ki başımı yastıktan kaldıramıyorum…
“Bende öyleyim” diye cevap verdi, sarıldı bana öpmeye başladı, yanaklarımı, gıdımı, boynumu çocuk gibi.

Kadıncağız vefat etti ardından koşturuyor beni…
Helali hoş olsun, yaşarken kızsam, küfür bile etmiş olsam ben ondan razıyım, dilerim tanrımızda olsun. Yok…
O kadar yorgun, bitkin his ediyorum ki kendimi, inanın parmak oynatmaya hal yok. Anlatırım sabahları sırasıyla ya uyandıktan sonra validenin yanına giderim ya hanımın, kafa kalkmıyor ki gideyim!

Hasan ağabey ölmüş…
Anlatmışımdır, annem minnet borcu duyuyor ona karşı. Kazada çok ilgilenmiş, hep bizimkilerin yanındaymış. Aslında kötü bir insan değildi, yaptıkları kendine, ailesine…
Af edilecek gibi değil diyeceğim, bana ne ama işte (…)
Bakalım rahmetli Hakan’ın nasıl bakacak yüzüne?

50 küsur senedir yaşarız kapı, kapıya…
Tanımaz insanlar birbirlerini, ilgilenmez bu kim diye…
Yaşarken durum bu iken, ölmüşsen durum değişiyor mu sanki?
Yeriz birbirimizi, Türk’ü – Kürdü, öldürürüz birbirimizi…
Sonra…
Hiç bir şey olmamış gibi…
Yan yana yatarız toprakta…
Yaşarken kap ve kapı komşusuyuzdur bilmeyiz birbirimizi…
Ora öylede bura farklı mi?
Kız telefon etti, sözde evladın okul arkadaşı…
Defin edecek ya Oma’yı, mezarcı…
Bugün buluşacaktık, dün buluşmamızı istedi.

Yaptıracağım biraz farklı, gördüm başkasında çok hoşuma gitti…
Gösterdim kuzenine, çok beğendi…
Ölümü bilirim, ölümle defalarca geldim yüz yüze, kankayız Azrail ile…
Ha toprak ha taş diyeceksin ama inan toprak başka…
Oma yaptırmış vakti zamanında, kendi beğenmiş, kendi zevki…
DURRR…
Neden yayınlıyorsun bu resimleri deme, BIL…
SEBEPSIZ, nedensiz en ufak bir şey yapmam, ispatlayamayacağım, kanıtlayamayacağımı yazmam…
Yazıyorsam, anlatıyorsam MUTLAKA vardır bir sebebi…

İstemiyorum taşa bakmak, istemiyorum…
İnsanlar çok memnun, kız Omacığı çok güzel yıkamış, paklamış, süslemiş…
İnsanlar çok memnun, ben görmedim, hanımda görmek istemedi bir daha kalsın hafızalarda öyle son gördüğümüz gibi. Böyle kestireceğim üstündeki taşı, buna benzer süsleyeceğim mezarını.


Dedim ya ticaret…
Hep derim menfaat, para girmesin araya…
Bitiyor HER ŞEY…
Vay efendim öyle kestirmek daha fazla masrafmış, yeminle aynen böyle dedim…
Kızım biz seninle konuşurken sen üstlerinde taş olduğunu bile bilmiyordun, mermeri temin etmek mi daha masraflı yoksa kestirmek mi?
SUSUTU!

Yok kardeşim, önümü göremiyorum…
“Bir” ölüm yaşadım, bana yakın…
Biliyorsunuz komadaydım, rahmetli babam. Annem hayatta…
ALLAH tüm ana ve babalara uzun ve sağlıklı ömürler versin, kalsınlar başımızda…
Veraset, miras falan. Annem hayattayken bize düşmez…
Ne kardeşim yapar böyle bir terbiyesizliği, görgüsüzlüğü ne ben…
Ölüm hak, miras helal…
Veraseti elim almak istemedi, almadım, yapmadım bir şey…
AMA…
Tayyipistan bu…
Al veraseti, malı ayırmış gibi >>> görün <<< vergi meselesi…
Arada hatırı sayılır fark var, bil diye yazıyorum. Bir daha gidişimde ayıracağım, kardeşte alsın üstüne bende >>> AMA <<< sadece kâğıt üstünde!

Allah, yüce Mevla’m daha uzun, uzun ömürler versin kara Mediha’ma!

Aslında…
Kanıksayamıyorum, kınayamıyorum…
İki insan…
Birbirinin her halini görmüş ve tanımış olan iki insan, bir yastıkta kocamış olan…
“Birbirini bilmiyor, el mi beni, ben mi eli bileceğim?”

Hanım bilmiyordu aldığım kararı…
Dedim ya buluştuk kızla “öğle vakti”, bir araba park yerinde sadece bir…
Göstermiştim kıza istediğim şekli, dükkânda dedim hanıma istersen akşama gideriz, bilmediğin, görmediğini sana göstereyim. “Tamam” dedi…
Akşam…
Neredeyse mezarlık parkında yer yok arabayı bırakmaya, kimi görsek müşteri…
Çok şaşırdılar tabii bizi görünce…
Hele girişte, sanki bekçi üç insan, ikisi müşteri diğeri hem müşteri hem komşu…
Merhaba merhaba, laf attı bize girişte…
“İsterseniz dükkânımı size kiralayabilirim!”
Ya arkadaş sırası mi şimdi? Zaten yorgunum, ayaküstü iki lak lak biz yolumuza devam…
Hanımda beğendi, dedim gel sana bir şey göstereceğim…
Haniiii…
Kalbimi çaldılar…
Yok kadın sen değil, sana emanet ettim, hatırla yaptıklarını…
Rahmetliler için yaptırdığım kalbi…
Ben içi oyuk yaptırmıştım, çerçeve gibi, içine çiçek ektim…
İkisinin tam ayak ucunda, ortasında…
SSS…
Ve SSM yazdırdım…
Beyazdı, tertemiz. Beyaz mermer, burada kahverengi, tümden…
Yapan…
Usta.

Bazı şeyler dikkatimi çekti, evvelsi…
Kızla neredeyse gırtlak gırtlağa geleceğiz, o kadar kızdım…
Dedi “mezarı sökeceğiz, iki sene bekledikten sonra yeniden yapacağız. O güne kadar tahta bir perde ve bir put dikeceğiz başlarına”

Uzatmayalım, nedeni…
Mezar çökecek…
Kanun, kural böyleymiş…
Yapılacak hiçbir şey yok!

DUR DAHA BITMEDI ESAS ilginci bundan sonra…

Defin meselesi…
Papaz telefon etti demin, konuştum onunla, Allah razı olsun tüm dindar insanlardan…
Allah’a yürekten inanlardan…
Dedim ben bilmiyorum, gerekli olan her şeyi yapın lütfen…
Kahve içmeye, yemek yemeye gitmeyecekmişsiniz?”
Evet, Efendim. Tanımıyorum insanları, oturamıyorum uzun süre!

Bizde…
Mümkün olan en kısa sürede, nedeni…
İklim şartları, O zamanların imkânları…
İyi deee…
Hristiyanların gerekçelerine ne demeli?
Katoliklerde mesela üç gün meselesi…
Çok ama çok mantıklı…
Sorarım size…
HEPINIZ bilirsiniz hortlak, vampir falan hikayelerini…
EMINIM, hepiniz…
Peki…
Bu “hikayeler” gerçekten uydurma mı?
Değil!!!

Kimi insan…
Ölmüş >>> gibi <<< olup gerçekten ölmemiştir…
Diri diri sokarlar mezara…
Ve yine BILIMSEL ispatlanmış gerçeklerdir, açtılar kimi mezarları görüntülediler…
Hani sesler, korkunç. Mide, genelde gazlar…
Ve YINE TABUT IÇINDE >>> tırnak izleri <<<
En güzel, anlayacağınız örnek kış uykusuna yatan hayvanlar…
Sanki ölüler…
Dirilirler ilkbaharda. Metabolizma, ilaçlar var ölümü andıran, kalp duruyor falan…
Bence bu defin konusu bir kez daha düşünülmeli!