Beddua

Almandan, Allah razı olsun…
Türk’ün…
Allah belasını versin, Allah gırtlak kanseri etsin!
Üç sene oldu olmadı mezarlık komple elden geçti. Gerçekten büyük para karşılığı. Helalı hoş olsun. Canlım neyse benim için…
Ölmüşüm de O. Veya ölmüşüm neyse canlımda O. Mermerler dökülmeye başlamış. Ettiğim bedduanın hadi hesabı yok.
Alman mezarcıdan aldığım ilaç işe yaradı. 17 Euro arkadaşlar 17 Euro. Adam saatlerini ayırdı.
Türk’e…
Binlerce Euro. Söyle beddua etmeyip ne edeyim. Eşim…
Sarı pipim, babam!

Bu Köpek, yaşadığı sürece bu leşi sürükleyecek

Temel ve Dursun kahvedeler…
Laflarken bir ara Temelin gözü yan masa üzerindeki gazeteye ilişir. Sahipsiz gazeteyi alır, okumaya başlar. Bir süre sonra Dursun’a dönerek „ula Dursun, gazeteyi zor okuyrum. Göz doktoruna citmek lazum“ der…
Öylede yaparlar…
Temel güzel bir kadın doktor ile karşı karşıyadır. Doktor muhaynesine başlar, bir süre sonra doktor hanım Temele
„Temel Bey, gözleriniz çok sarı, vâriz  rahatsızlığınız mı var“ diye sorar…
Temel çok utanır ve öyle bir rahatsızlığı bulunmadığını söyler. Uzatmayalım…
Temel ve Dursun doktordan çıkıp bir kahvede çaylarını yudumlarken Dursun, Temele sorar:
„Ula Temel bende mi doktora gitsem, tohtor nasıldur, iyi midur?“
Diye sorar…
Temel kısa bir duraksamadan sonra:
„Karu gözlerimin içine bakarak götümdeki rahatsızluğu gördü“ diyerek cevap verir.
Bu fıkra misali…

Bu yazım, Tayyipistans giriş yaptığım bir andan, bugüne kadar gözlemlerim ve geldiğimden beri yayınladığım yazıların devamı, tamamlayıcısı niteliğini taşımaktadır.

Bilmem hatırlar mısınız…
Bademler bundan yıllar öncesi Anadolu yakasında „dağları“ köylüye  „satın“ alma hakkı tanımıştı. Bilinmesi gereken her köyün, yerleşim çevresinde bulunan dağlar dahil ormanlardan kendi yakacak ihtiyacını karşılayacak kadar ağaç kesme hakkı vardı. Köylü, bu parsel benim bu dağ senin  diye yine kendi aralarında paylaşım yaparmış. Bizimkiler hep derdi, ta çocukluğumdan beri duyarım…
Bu dağlar bizim, bu Hasan’ın, bu Hüseyin’in falan. Tabii tapu mapu yok. Koca köyde tek tapulu ev yok!

Eskiden böyleymiş. Türkiye bu uygulamaya dahil mi bilmiyorum. Avrupa’nın birçok ülkesinde „alışıla gelmiş“ hak diye hukuki bir deyim vardır. Örnek vermek gerekirse, yüzyıllardan beri tapusuz dahi olsa bir ailenin kullanımında bulunan bir arsa veya ev O ailenin malıdır. Güncel, eğer doğru hatırlıyordam Almanya’da bu süre kesintisiz yirmi yıl. İyi niyetli bir yaklaşım ile diyebiliriz ki Bademler bu duruma bir resmiyet kazandırmak istedi.

Ancak Bademler badem olmazlardı…
Her yaptıklarının altında bir hinoğluhin yatmasa. Belki…
Bu millete gerçekten bir hırsız gerekiyordu!
Neticede „dağlar“ yandaş – yoldaşa veya ki çok üzücü bir durum candan can, kandan kan olanlar Sedat Peker gibi Mafya babalarının eline düşüyorlar.
Dedim ya aslında izin yapacak, rahmetliler için hatim duasına eşlik edecektim. Öyle olmadı, yine kendimi birçok sorunun ortasında buldum. Çok YORULDUM

Bilmem Galata kulesini bilir misiniz?
Kuledibi diye tabir edilen yerde bir taşınmazımız var. Yeni bir yönetim seçilmiş. Galata kulesine 100 metre var, yok. Yönetim vekalet istiyor. DİKKAT
Her türlü tapu işlemi yapabilmek için. Allah Allah…
Vekalet, hukuk, her türlü…
Çocuk oyuncağı mı bu?
Sahi…
Birkaç yılda bir her reşitte bilmediği, tanımadığı ama güvenmek isteyip, güvenmek zorunda kaldıklarına VEKALET vermiyor muydu?

Jenosidin ne demek olduğunu bildiğizi sanıyorum. Peki, Ökozid nedir biliyor musunuz?
Evet, çevre katliamı!

Yine Taksim…
Taksimin, Türkiye Cumhuriyeti için önemi, anlamı?

Taksim…
Türkiye Cumhuriyetinin gayrı resmi yüzüdür. İşçi  sınıfının simgelerinden, Beyoğlusu ile eğlence merkezi, tüm Hak dinlerinin temsil edildiği bir mekân.

Devam edecek…

Huzur evleri bir toplumun vicdani yozlaşması ve / veya ekonomik çöküşüdür

Aklıma rahmetli babam gelir…
Rahmetli, soyadına yakışan bir cüsseyle sahipti. Valide…
Kendisi hem yaşını başını almış hem yine kendi büyük sağlık sorunlar ile boğuşan bir insan. Pederin son zamanları…
İyice ağırlaşmıştı. Tabii ben varım, gelini var AMA, ben olsam bende istemem, eşim dururken evlat, gelin olur mu?

Ben zaten ayakta zor duruyorum…
Benim hanım hiç olmaz, değil kabul, hiç bir zaman sözünü dahi ettirmedi. Gençliğimden beri yeminliyim…
Vakti, saati gelene kadar bana ait olanları ele muhtaç etmeyecektim. Belki…
Bu yüzdendir, Oma hala evinde, bilmiyorum. Niyet buydu. Her şey farklı gelişti…
Hastane!
Görüyorum…
Zorunlu nedenler olmamasına rağmen ana – babalarını huzur evlerine yerleştirenleri…
Keyfi…
Zahmete, külfete girmek istemeyenleri. İhtiyarlar için huzur evleri…
Zorunlu nedenler olmadıktan sonra ki eşim istemiyor ZORUNLU NEDEN DEĞİLDİR, cart diye yırtarım öyle – karını – ağzını, bir başından bir başına.

Günde 100 Tayyip Lirası için sekiz, on saat kürek sallayan insan tanıma şerefine nail oldum. Yüz Lira. Dört, beş günlük sigara param. Allah, tüm ölmüşlerin günahını af etsin. İşte bu yüz Liralar ile, kürek ile…
– Kaynanasının – mezarını yaptıran insan tanıyorum!!!

Terörle mücadelede

Bir pezevenk diğer pezevenğin stepnesi. Dolayısıyla iradeyi külliye değil bu seçimi yapanların ahlaksızlığı, kör cehaleti ve koşulsuz, sorgulamaksızın biattıdır.

Ben, çok kötü bir insan olmalıyım

Çok şükür Allah’ıma…
Tahmin ettiğim düşündüm gibi değilmiş…
Ne yapayım?
Karşıma hep „o biçim“ insanlar çıktı, çıkıyor. Kötü fikirli olmak hoş bir şey değil!

Anlatırım bir ara, tahmin ettiğim değildi AMA Türk milletinin iyi niyetliliği. Yine tapu, yine para, belki bir kez daha art niyet. Ne bileyim ben, babanın oğlu olsa güvenme ki ben güvenmeye MECBURUM!
Neyse, önce Goethe meselesi…
Goethe Enstitüsü uluslararası itibara sahip bir kuruluş. YANLIZZZ…
Yine bilinen bir gerçektir ki…
Bu gibi kurum ve kuruluşların ait oldukları devletleri mesela kültürel olarak temsil görev ve yetkisi olduğu gibi, hafif, dikkatlice tanımlamış olayım, yine bu devletlerin menfaatleri doğrultusunda hareket etmeleri olağan karşılanmalı.
Bilmem anlatabildim mi?

Devam edecek…

Kıyas kabul etmez(!) Eder, kardeşim eder

Sözde…
Yıllar sonra, uzun seneler sonra izin yapacaktım. HİÇ BİR İŞİM YOKTU

Sözde!

Dur anne, bismillah de…
Resmi bir evrak gelmiş…
Altında ne yatıyor göreceğiz…
Tahmin ettiğimse, yazıdan anladığım kadarı ile…
Bu sefer açık açık yazabilirim ki anlayın ülkede neler donduğunu. Cigoli benzeri olabilir…
Ülkede, ne can ne mal güvenliği kalmadı!!!

Dağlar

Bizim buralarda dağ diyorlar…
Tıpkı orman dedikleri gibi…
Bana göre tepecikler, çalı – çırpı.

Yüzyılın soygunu, talanıdır.

Yazamıyorum daha açık, yoksa…
Bir bilseniz. Yazarım, yazıyorum..
Sorumluluğunu alabildiklerim, belgeleyebileceklerimi. Yazarım kimi özelimi, dedim ya bana ait olan. Sorumluluğu üstlenebileceğimi. Benden olsalar bile, ben değiller. Aileden.

Menfaatleri!

Millet…
Farkında mı? Bilmiyorum…
Yöntemler hep aynı.

Başta Agaoğlu olmak üzere…
„Dağlar“ kapış kapış…
Hele…
Güzergah üzerinde yerleşim yerleri üzerinde yapılan VURGUN akıl durduracak şekilde.

Yatıp kalkıp şükür etmek lazım Tayyipistanda yaşamak zorunda değiliz diye

Bak ya

Kızım silsene o fotoğrafımı, sen ne inatçı keçisin…
O…
Çoktan öldü!

Ne mutlu böyle insanlara ne mutlu böyle bir topluma

Frankfurt kitap fuarı bağlamında açıklamışlardı…
Her Alman, tekrar her Alman günde 22 dakikasını okumakla geçiriyormuş.

Ne güzel, hele gençler arasında kitap okumak gittikçe yaygınlaşıyormuş.
Veee…
Benim kafadan bu gençler, sevmiyorlarmış tabletten, cepten, bilgisayardan okumayı, ille ellerinde bir şey olacak, duyacaklar kâğıt hamuru kokusunu. Her gittiğimde en azından yârim bavul dolusu, en azından AMA mide gibi, gözlerde gitti!

Mezarcıdan geliyorum…
Gâvur deme, tek kelimeyle INSAN…
İlk defa karşılaşmışım onunla, vakit ayırdı, dinledi beni. ANLADI benim için ne demek, konunun ne kadar önemli olduğunu. Sabahtan telefonlaşmıştık, adam…
“Işını gücünü bırakmış beni düşünmüş”, ya dedi:
“Sıvıyı nasıl götüreceksin, yasak değil mi?”
El bagajında yasak, bavulda değil. Bana tembih etti…
Fotoğraflarını çek gel yanıma, belki başka bir şekilde yardımcı olabilirim. Söyle…
İnsan evladı değil de nedir bu insan?

Bir lokma ilgi…
Karşındakine biraz empati…
Gayet insani olan şeyler ARTIK aranır oldu.

Ölümü yaşamamış olan, görmemiş olan bilmez ölümün soğuk yüzünü…
İçinde alev alev yanan hasreti…
Ne ölüm ile ne ağır hastalık ile öç alınır, dalga geçilir…
Ne gerçekten seven, hasret ile özlem ile yanan bir yürekle.

Kendine…
Çevrene biraz ilgi, biraz hoşgörüyle yaklaş…
Değiştir kendini, kendinle birlikte çevreni.

Victor Hugo’nun Sefilleri…
DIKKAT
PDF ve scripting, tehlikeli…
Zararlı kodlar taşınıyor bu yolla bilgisayardan bilgisayara…
Windows kullanıcıları bir ikazla karşılaşabilir, indirdim, tarattım…
Temiz(!)

oku

Hadi bana cüüüşşş…
Duymazsanız artık benden bir şey, sevabına beni sigarasız, kahvesiz bırakmayın olmaz mi!