Ne Evetti anlatabiliyorlar ne Hayır’ı

Böyle diyor kararsız vatandaş haberlerde…
Aslında çok öfkeliyim, çok kızgın, elime geçse yemin ediyorum paramparça edeceğim, saçını başını yolacağım. Kırılmadık kemik kalmayacak vücudunda!

Susmalıyım, biliyorum susmalıyım ancak yüreğim yanıyor aşk ateşliyle…
Vatana, millete, kadına…
Deli gibi seviyorum evladı, evlatları…
Nasıl susarım böyle bir durumda?

Gel kardeşim, bak kardeş diyorum sana, sanki kan kardeşiymişiz gibi, aynı anadan aynı babadan!
Bak yemin ediyorum, getir Kur’an-i Kerime el basayım, samimiyim, yürektendir sözlerim ve TARAFSIZDIR yazacaklarım!

Sistem değişikliğini, rejimi, Recep Tayyip Erdoğan denen artık her neyseyi bir tarafa bırakalım…
Kişiye, şahsa bu değişikliği bağlamadan somut verilere bakalım. Elimden geldiği kadar yalın bir dil kullanarak anlatmaya çalışayım, eskiyi, şimdiyi ve geleceği.

Bu oluşum adında hâksiz yere adaleti taşıyor, adalet ile başlayalım:

Eskiden durum filli şöyleydi, en azından kâğıt üzerinde Türkiye Cumhuriyeti için…
Laik, demokratik bir hukuk devleti deniliyordu. Adalet ki herkes için herkese lazım. Eşitlik olmadan özgür, özgür olup eşitliği sağlayamamış bir toplum. Ve yine eşitler arasında özgürlüğü olmayanlar. İlke kanun önünde >>> herkes <<< eşit olmasıdır..
Hepimiz biliyoruz ki bu böyle değil, buralarda, Almanya’da bile değil…
Ancak…
Halk arasındaki algı, salt algı değil gerçek…
İnsanların ki Alman olsun olmasın, kanun önünde “eşit” muamele görmesi…
Eşitliği yaşamdan özgür olmak zor, ancak “dayanabilir” bir durum. Özgürsün, hareketlerin, davranışların genel kabul gören ahlak kuralları ve kanunların çizdiği sınırlar ile çerçeveli.
Kanun önünde herkesle birlikte ayni muameleyi görmesen bile dayanabilir bir durum.
Herkesle eşit olup da özgürlüğün olabildiğince sınırlanıyorsa…
Bir düşün kardeşim, buna oligarşi, diktatörlük ve bilumum başka şeyler denir, dayanılmaz, ne sen dayanırsın ne ben…
Eskiden mahkemeye çıktığında iyi kötü bir adalet sağlanıyordu…
“Kör topal bir hukuk sistemi” vardı!

Artık hiçbir şekilde, hiçbir yerde kalmadı…
En küçüklerimiz, bebeler. Bir düşünün bebeklerimize neler yaptılar, sapıklar…
Hatırla ne açıklamalar yapıldı Aile ve Sosyal bakanlığından, Adalet bakanlığımdan…
Hatırla kardeşim hatırla, bunlar bizim bebelerimiz, Mehmetçik…
“Peygamber ocağı”, neler etmediler Mehmet’e, Mehmetçiğe. Mehmet, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (S.A.V.) Türkçe türevi kardeşim, Türkçe ismi!
Bu ülkeyi yıllardır kim yönettiği iddiasında, kim yönetiyorum diyor?
Peki, maden yönetiyor, duruma ve vaziyete hakim…
Nasıl olurda anlamaz, bilmez adaletin F. Güllenin eline geçtiğini?
Bu nasıl bir hüküm etmek, yönetmektir kardeşim?
Kabul ediyorsun, diyorsun ki…
Hem çalıyor hem yapıyor…
Eyvallah…
Eskiler, yani ondan öncekiler çalıp da hiç mi bir şey yapmadılar?
Nasıl olur, şunun şurasında 15 – 20 yıldır iktidardalar?

Unutma kardeş, unutma…
AKP öncesi iktidarlar hiç olmazsa senin, bizim, hepimizin malını mülkünü hovardaca, mirasyedi şekilde satmadılar. Bak ülken, üç tarafı denizlerle çevrili. Bir tek Türk limanı kalmadı elimizde. Hepsi İngiliz’in, Arap’ın, onun bunun elinde.

Adalet…
Mülkün temelidir. Bu sözler Atatürk’e ait değildir, Hz. Ömer söylemiştir. Arapçası:
“El-‘adlü esâsü’l-mülk”tür
Mülk dilimizde malvarlığı anlamındadır, Arapçada ise devlet, düzen, ülke, egemenlik, iktidar, saltanat anlamlarına da gelir. O halde, adalet mülkün temelidir cümlesi, deyişi…

Devletin, düzenin esasi adalettir diye düşünmek gerekir. Soruyorum sana sen adalete güveniyor musun? Var mi sence Tayyipistanda adalet diye bir şey? O kızcağız, haberlerde gördün mü bilmem, başı örtülü değil, türbanlı bir kızcağız, hastaymış, ilaçlarıyla girmiş sınava, sınavını geçersiz saymışlar. Haberlerde konu olunca sınavını geçerli kılmışlar, O kızcağız acaba türbanlı olmayıp, başı açık olsaydı aynisini yaparlar mıydı? Bizzat yaşadım…
Kandırıyorlar seni, kaldırıyor, aldatıyorlar seni…
O zamanlar Türkiye’deydik, Üniversitelerde eskiden baş örtü yasağı YOKTU!!!
Sağ – sol davası, üniversitede olaylar…
Genç ölümleri, teröre karşı bir önlemdi. Yüz – göz açık, saçlar ki kolluk kuvvetleri bilsin kim var karşısında. Hırlı mi, hissiz mi, kim var karşımda?

İyi değilim kardeş, zor yazdım şuncacık şeyi. Sabah gözümü açtığım bir andan beri çok şiddetli ağrılar. Ne oturabiliyorum ne ayakta durabiliyorum nede yatabiliyorum. Kaçıncı uyuşturucu…
Eğer beni tanımıyorsan, ilk defa okuyorsan yok hapçı değilim, hele uyuşturucu bağımlısı…
Tıbbi uyuşturucu, doktorlar tarafından verilen…
Sen ağrı kesici olarak kabul et ki yetmiyor, yerimde duramıyorum. En kısa zamanda devam ederim kardeşim. Ne olur, lütfen karar verirken evladını, ülkeni, geleceğini düşün. Daha yazacağım, anlatacağım sana. Kanma, aldanma ve inanma bu “evetti” senden isteyene, lütfen inanma.

Yüreğimde kapanmaz bir acıdır kardeşim, kapanmak bilmiyor…
Çocuk gelin meselesi, rahmetli eşim, mutaassıp bir ailenin kızıydı. Allah inandırsın özellikle din konusunda çok bilgiliydi. Neler anlatmıştır bana Peygamber Efendimiz hakkında, İslam ve kadın hakkında. Seni düşünmeye davet etmek istiyorum konu açılmışken, bir an olsun düşün sonra yine ne yapacaksan yap. Bak dünyadan söz etmiyorum, ülkemizden, Türkiye’den…
Bundan yaklaşık elli sene öncesi insanların ömrü elli civarıydı, bugün 73,8. Bundan, tabii kimse bilmiyor, tahmin ve bulunan cesetler üzerinde yapılan bilimsel inceleme sonuçlarına göre o zamanlar yaş ortalaması en fazla 30 civarındaymış. Düşünebiliyor musun, ömrünün baharında, otuzlarında haydi mevta!

O zamanlarmış bu, Peygamber Efendimizin yaşadığı zamanlar…
9 yaş meselesi…
Kız çocuğu, aslında daha bebe sayılır ama yaşam şartları, “mecburiyet” karşısında(!)
Günümüzde bu yaşata evlenmek sence doğru mu?
Bu >>> çocuk <<< ev halinden, temizlikten, çocuk bakmaktan, sorumluluktan, mesuliyetten, cinsellikten ne anlar? O günler başka, bugünler başka, bugün hayat şartlarımız ise çok şükür bambaşka. Yapma, yapma kardeşim yapma, yazık günah bu evlatlara.
Yine konu yaşken, ki iki anlamda…
Soruyorum sana, evladın var mı? Kız – erkek hiç fark etmez, olmasa bile AMA elini vicdanına koy ve yanıtla, bir hatırla sen 18 – 20lerdeki bugünün seni misin? Yoksa düşüncelerin, anlayışın, hayata bakisin değişti mi? Benim sıpa, 25 yaşında…
Ya bazen, yok çoğu zaman düşünüyorum acaba bu çocuk hiç mi büyümeyecek?
Çocuk akıllı ya, resmen hala çocuk. Bu insanlar kalkıp Türkiye Büyük Millet Meclisinde, koca bir ülke, vatan ve millet adına karar verebilirler mi? Henüz kendi benlikleri, kişilikleri tam oturmamışken bunu yapabilirler mi?

Bak kardeşim…
Seninle 18 maddelik anayasayı konuşacak değilim, gerekmez de…
Neden biliyor musun? Yılların bilişimcisiyim ama ömrümün yarısından fazlası kanunlar ile boğuşmakla geçti. Bu yüzden söze, kelimelere ve anlamlarına, cümle kuruluşuna, virgüle, noktaya, ünleme önem veririm. Biliyorum çünkü…
Okuduğunda, düz mantık ile, yani senin benim gibi insanların dilinde başka, hukuk dilinde bambaşka anlamlar, sorumluluklar ve mesuliyetler getirebilir kanuni düzenleme. Bu dil başka bir dil, “yabancı” bir dil, ancak bu dilin ayrıntılarını bilene sırını açıklayan bir dil. Bu yüzden seninle bu konulara hiç girmek istemiyorum. Eğer gündemi biraz olsun takip ediyorsan sende biliyorsun…
Herifler…
Kanun çıkarıyor, TORBA YASA…
Bir yasa mesela güzel, olumlu, iyi, faydalı hepimize. Torbanın içinde diğer düzenlemeler OLUMSUZ, hin oğlu hin…
Muhalefet ki yeminle muhalif değil bunlar, hepsi ayni bokun soyu. Tabii itiraz ediyor mesela…
Bu sefer AKP ama en başta Recep Tayyip Erdoğan yaygarayı koparıyor…
Bak istemiyorlar(!)
Kanunlar güzel kardeşim, yasalar ve hukukun dili…
Bildiğimiz Türkçe, bildiğimiz Almanca veya her hangi bir dil değildir. Bak sana bir örnek vereyim, hani iddia ediyorlar ya “Başkan” en fazla iki kez seçilebilir diye…

YALAN!!!!
Kuyruklu yalan…

Veya…
Kanun hükmünde kararname, bu ne demek?

Devam edecek…

Erkek demeye

Yüz bin tane şahit lazım, bacaklarım…
Doktordan geliyorum, sigorta kartlarını vermem gerekti, kadın yüzüme baktı…
“Hiç iyi görünmüyorsun”, Amerikalı dostum, hani asker olan…
Geçen geldiğinde “Geçen seferden iyi görünüyorsun” dedi, demişti…
Yok arkadaş saniyem saniyeme uymuyor…
Bir bakmışsın bacaklar taşıyor, ayni önder bir saniye sonra yerlerde…
Jetlag diyeceğim geliyor ama değil tabii, geldiğim bir andan beri kendimi toparlayamıyorum…
Hiç iyi değilim…
Geçenlerde bir yere gittim, hava çok güzeldi, arabayı uzağa park ettim, yürüye yürüye gideyim…
Belki yemeğe…
İyi değildim o gün buna rağmen gittim geldim, gelince…
İster inanın ister inanmayan başımın yastığa değmeyesiyle saatlerce uyumuşum, yoruldum, yoruluyorum, yaşamak ağır geliyor…
Umudum zaten yoktu, sanki bir umut ışığı…
O da söndü.

Anlamıyorum neden…
Neden Allah’ım neden, neden almazsın emanetti…
Yüz bin tane şahit lazım, bacaklarım…
Taşıyamıyorum kendimi, taşıyamıyorum bu yükü…
Üzülmekten başka hiçbir şey gelmiyor elimden.

Duacıyım, dua her an her saniye dudaklarımda…
Kupkuru, kurudu, içim doldu…
İçimde bir sıkıntı, bir çaresizlik, tarifsiz…
Kardeş ve bebeleri, validem gelecek gece yarısı, evlat…
Allah nasip ederse 19:30 gibi Alman topraklarında, Allah sağ – salim bize kavuştura…
Terbiyesiz, saygısız pezevenk…
Terbiyesizliği bana, babaannesine AMA benim, kanımdan kan, canımdan can…
Benim olan…
Canlılar arasında, hepi topu iki elin parmagi kadar…
Dört kardeş, üç yanımda, oma ki kendini bana emanet etti…
Güvenip inanmayan bir…
Üçten bir ve bir habersiz olan, hepi topu iki elin parmağı kadar…
Birdim, iki oldum, üç oldum. Bire düştüm, yine iki, üç oldum…
Dört oldum beş oldum…
Ama bir türlü geberemedim!

Nasıl bir hasret, nasıl bir özlem…
Anlatamam.

Gün aydın diyesim var ama

Allah – Peygamber aşkı için, eyyy dinci…
Eyyy yobaz göt veren…
Alma o iğrenç ağzına Atatürk’ü, dini – imanı, Allah’ı ve Peygamber Efendimizi…
Alma ulan, alma orospunun dölü…
Alma o kirli ellerine Kur’an-ı Kerim’i!

Diyemiyorum günaydın falan, etraf zifiri karanlık…
Alaca karanlık, göz gözü görmüyor, sanki puslu bir hava var…
Ağır bir sis perdesi çökmüş yeryüzüne, güneşin ışıkları delip geçemiyor.

Yok depresyonda falan değilim, karamsar hiç değil sadece bezdim.
Bezginlik nedir bilir misiniz?
Tükenmişlik, tüketilmek…
Hem de sevdiklerin tarafından, sana can olan canandan….
Gözünü seveyim samimiyetin, yürekle, yürekli niyetin, uzanan ele aşk ile sarılanın, inanan ve güvenenin, tabii körü körüne olmaz, olmamalı inanç ve güven, sorgula ama olumlu, yapıcı bir sorgulama, düşün taşın, karar ver ve uygula.
İki arada kalma, bencil olma, ben deme biz de. Yıkıcı olma, yapıcı ol, samimi ol yürekli.
Gözünü seveyim düşünen insanın kulu kurbanı olayım…
Hayal peşinde koşmayıp gerçekleri görenin. “Kitaptan önce cinsellik vardı”, hayvani içgüdüler…
Kendini kirletenler…
Olmaz bir işim, pisle, kirle, pasla…
Bakarım mesela Fransa’ya…
Avrupa’ya, kafa tasçılar önde, hele ilkinde,
Marine Le Pen, bir laf etti, HALK içyüzünü, gerçek yüzünü gördü, seçilme şansını ciddi şekilde tehlikeye soktu. Bizde…
Şahitli ispatlı…
SOMUT DELILER, somut, somut, yadırganamaz, yadsınamaz deliler kamuoyu önüne koyuldu…
Seçmen kitle, bilgisiz, bilinçsiz ve düşüncesiz…
Çalıyorsa “benden çalıyor” demez mi, ne senin?
Tekrar senin olan ne?
Çıktığın ananın amı bile senin değil, babanın veya başkasının, senin olan ne?

Benim deyip bizim diyemeyen, bencil insan senin olan ne?
Yazmıyor mu Hak kitaplarında…
Arsızdan, yalancıdan, soysuzdan, “Benim adımı, seni kandırmak için kullanandan” sakın diye?

Hiç mi bir şeyler okumadın, hiç mi görmez düşünmezsin sen?
Yeri ve zamanı geldiğinde HAYIR diyebilmeli insan…
Hayır’da “hayır” var da demek istemem, duruma göre bazen evet bazen hayır demelidir insan…
Evet, kitaptan önce cinsellik vardı, hayvani içgüdüler. Ah o dürtüler…
Yana yakıla ararım insanı, insan evladını, kadını, özellikle kadını, kadınımı…
Bu durumda, bu şartlar altında nasıl iyi geceler, nasıl günaydın derim ben?
Her daim etraf puslu, tüm kasveti ve ağırlığıyla, yoğun bir sis perdesi, ardına bakılamayan…
Karanlık, alaca bir karanlık sarmış etrafımı, etrafımızı, nasıl günün aydın olsun diyebilirim sana insan, belki insan evladı olan?
Nasıl ve neden?