YORUMSUZ, sadece OKU

Çok zor, çok!..
22 Ağustos 2019

Sözleri eğmeyelim. Kelimeleri bükmeyelim. Netleştirelim. Göründüğü gibi değil. Orada Türk Ordusu’nun askerleri vardı. Sınırımızdan 88 kilometre uzaklıkta Suriye topraklarında “Morik” denilen “9 No’lu Gözlem Noktası’nda” nöbetteydiler.
Kaç Mehmetçik?
Sayısını bilmiyorum.
Ama yardım istediklerini haberlerden hepimiz duyduk; “kuşatıldık bize desteğe gelin” dediler.
Etrafları sarılmıştı.
Onlara yardıma giden Türk konvoyu, savaş uçaklarınca tarandı. Kimi haberlere göre Rus savaş uçakları yardıma giden Türk konvoyunu vurdu, resmi açıklamaya göre ise vuran Suriye uçaklarıydı.
Biz ne yaptık?
Vuranı vurmalıydık.
★★★
Rusya’dan 4 adet S-400 bataryasını 2.5 milyar dolar ödeyerek almıştık; “alışveriş dış politikasının” işlemediğini çok çabuk gördük. Rusya Devlet Başkanı Putin, Türk askeri konvoyuna Suriye ordusu tarafından yapılan hava saldırısından sonra, “Rusya, İdlib’deki teröristlere karşı Suriye ordusunun yanındadır” açıklamasını yaptı.
Putin ne demek istiyor?
İdlib’de ellerinde ağır silahları olan Taliban uzantısı guruplar vardı. Rusya- Türkiye-İran devlet başkanları Soçi’de toplanmış, bir anlaşma yapmışlardı. Anlaşmaya göre Türk Ordusu İdlib’i bu silahlı guruplardan temizleyecekti. Böylece Idlib’e huzur gelecek ve oradan 3.5 milyon insanın savaş korkusuyla Türkiye’ye göç etmesi ihtimali de ortadan kalkacaktı.
Zaman akıp geçti.
Süre doldu.
Sözümüzü tutamadık.
Temizleyemedik.
Putin şimdi sözümüzü hatırlatıyor, Türk askeri konvoyunu vuran Esad ordusunun arkasında durmaya devam edeceğini çünkü o Taliban uzantısı gurupları Suriye ordusunun temizlediğini yüzümüze karşı açıklıyordu.
★★★
9 No’lu Gözlem Noktası’ndaki askerlerimizi çekmemizi istiyorlar. Bu Mehmetçikler, köpek balıklarıyla sarılmış bir adada yardım bekleyen insanlar durumundalar.
Askerimiz yardıma gidiyordu.
Konvoyumuza ateş edildi.
Rus müttefikimizden çözüm istedik. Rus lideri Putin, “Ben Esad’ın yanındayım” dedi. Soçi mutabakatı böyle çöktü. Tam bu sırada Türkiye, Suriye’nin güneydoğusunda ABD ile birlikte “güvenli bölge kurma” görüşmeleri başlattı. Suriye ise arkasında Rusya, bu güvenli bölgeye itiraz etti. Hem ABD’yi ve hem de Rusya’yı elimde tutayım planında yolun sonu göründü.
Sözleri eğmeyelim.
Kelimeleri bükmeyelim.
Kaç Mehmetçik!
Yardım istedi.
Yardıma giderken vurulduk.
Çözümü Rusya’dan istiyoruz. ABD ile de “güvenli bölge” görüşüyoruz. Suriye bataklığı üstümüze gelmeye başladı.
Zor, çok zor!
KALEMİN GÖR DEDİĞİ
Sayın Sivil Havacılık Müdürümüz bize gerçeği söyle!
“Alo Ormanda yangın var” ihbarı geldiği anda havalanacak ve ateş daha bir hektarlık bölümde ilerlemeden onu söndürecek uçaklarımız ve uçakları beceriyle kullanacak yetişmiş pilotlarımız var mı, yok mu? Orman Bakanı, 6 uçak var. 3’ü hurda, diğer üçü de yağ akıtıyor, onlara güvenemem demekte ve THK yöneticileri de “Bakan yalan söylüyor, uçaklar yangına anında ulaşacak Hızır gibiler… Yandaş firmaları kollamak için gerçeği saptırıyor” iddiasındalar. Kim doğru söylüyor? Bu uçakların durumunu en net Sivil Havacılık Genel Müdürü bilir. Çünkü Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün teknik bilgisinin onay vermesiyle uçabiliyor ya da uçamıyorlar. Sayın Müdürümüz lütfen basın toplantısı yap, gerçeği açıkla, vatanımıza iyilik etmiş olursun.

https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/necati-dogru/cok-zor-cok-5293747/?utm_source=yazarlar&utm_campaign=diger_yazilar&utm_medium=diger

Yerli ve milli öyle mi? IT – Köpek doyuruyoruz, it, köpek!

Ve o göt veren Devlet Bahçeli…
Göt vermeye devam ediyor…
Sizlerde, sesiz şeytanlar izlemeye!
Benim, ailemin ödediği vergileri HARAM ediyorum sizlere, HARAM!

Ciğerlerimiz yandı!
22 Ağustos 2019

Henüz 18 yaşındaydım.
Stajyer muhabir olarak işe başlamıştım.
Gündüz okul, gece çalışıyordum.
Saat 23 sularıydı, polis telsizinden cayır cayır anonslar geçmeye başladı, Nif Dağı’nda orman yangını çıkmıştı. Fırladık tabii…
Orman yangını denilen hadiseyi hayatımda ilk kez orada gördüm.
O güne kadar ben de sizler gibi sadece gazete sayfalarında veya televizyonda görmüştüm. Yakından hiç de öyle değildi…
İnanılmaz bir gürültü, derinden gelen bir uğultu vardı, sanki ağaçlar yanmıyor da, yanardağ patlıyor gibiydi, yer yarılıyormuş gibiydi, ağaçların arasından koştura koştura fil sürüsü çıkacakmış gibiydi.
Kor haline gelmiş kozalaklar, tetiğine basılmış mermi gibi, şarapnel gibi etrafa saçılıyordu, 20 metre uzağı, 30 metre uzağı tutuşturuyordu, ormanın öfkesi adeta makineli tüfekle ateş eder gibiydi.
Gündelik kıyafetleriyle, hiçbir koruma olmadan alevlerin üstüne atılan orman işçilerinin ne kadar cesur insanlar olduklarını, isimsiz kahramanlar olduklarını ilk o gece farketmiştim.
Havada geniz yakan, kesif bir is kokusu vardı, soluk almakta güçlük çektiğimi hatırlıyorum.
Güya uzakta durmaya çalışıyorduk ama, üstümüz başımız kül olmuştu, kül yağıyordu, öyle böyle değil, lapa lapa kül yağıyordu.
Hangi yönden estiği belli olmayan tuhaf bir rüzgar üfürüyordu, yüzümüzü tütsüler gibi yalıyordu.
Kaçamayan tavşanları, sincapları, kaçması mümkün olmayan kaplumbağaları, börtü böceği ilk o gece düşünmüştüm, o güne kadar hiç düşünmediğim için utanmıştım, zifiri dumana teslim olan minicik sığırcığın biblo misali cansız bedenini ilk o gece görmüştüm, kanatları bile kurtulmasına yetmemişti maalesef… Kavrulduğu için tekrar yeşermesi kimbilir kaç yıl sürecek olan kapkara toprağı ilk o gece avuçlamıştım.
Doğrusu, yangını söndürmeye gözyaşlarımız bile yeterdi ama, çaresizdik, çaresizce seyrettik, fotoğrafladık, yazdık, taşra baskısı bitmişti, şehir kalıplarına yetişmesi için yazıişlerine teslim ettik.

Şu başlığı attılar:
Ciğerlerimiz yandı!

Sayın gerizekalı basınımızın bıkıp usanmadığı başlıklardan birisidir bu, ciğerlerimiz yandı…
Her orman yangınında fotokopi gibi aynı başlığı atarlar.
Lütfen google’a girin, “ciğerlerimiz yandı” diye arayın, bu başlıkla iki milyondan fazla haber olduğunu görürsünüz.

17 yaşındaydım, “ciğerlerimiz yandı” diye yazıyorlardı, emekli oldum, hâlâ “ciğerlerimiz yandı” diye yazıyorlar.

Hissetmez.
Üzülmez.
Umursamaz.
Düşünmez.
Ama sanki taa ciğerinde hissetmiş gibi, öylesine yürekten kahrolmuş gibi rol yaparak, hep aynı başlığı atarlar, ciğerlerimiz yandı.

Zaten aslına bakarsanız, bu memlekette başımıza her ne geliyorsa, bu osuruktan yaklaşım yüzünden geliyor.

Gerçekten ciğerimiz yanmış gibi hissetmediğimiz için, umursamadığımız için, kafa yormadığımız için, ciğerimizi söküyorlar!

Mesela…
Geçmediğimiz köprüye, girmediğimiz tünele, uçmadığımız havalimanına, yatmadığımız hastaneye para ödüyoruz.
Orman yangını da tıpkı böyle…
Yansa da yanmasa da para ödüyoruz!

Çünkü sayın hükümetimiz, orman yangınlarını söndürmek için ihale açıyor, söndürme helikopterleri kiralıyor, o kiraladığı helikopterlere söndürme garantisi veriyor!

Yanlış okumadınız…
Sayın hükümetimiz üç ayrı şirketten helikopterler kiralıyor, dört bin saat uçma garantisi veriyor, uçuş saati başına 26 bin lira ödüyor.
Dört bin saat uçarsa, ne ala…
26 bin lira çarpı dört bin saat, 104 milyon lira ödüyor.
Dört bin saat uçmazsa?
Farzedelim az yangın çıktı, üç bin saat uçtu…
Garanti kapsamında gene 104 milyon lira ödüyor.
Peki ya çok yangın çıkarsa?
Farzedelim beş bin saat uçtu, hiç sorun değil, 104 milyonu ödüyor, üstüne her saat için 26 bin lira ödemeye devam ediyor.

Güzel ciğer değil mi?

Üstelik…
Helikopter kiralanan şirketlerden biri, mimarlık şirketi iyi mi!

Mimarlık şirketi helikopterleri Rusya’dan kiralıyor, sonra kiraladığı helikopterleri sayın hükümetimize kiralıyor, uçsa da uçmasa da garanti kapsamında parasını alıyor.

Nasıl ciğer?
Mis…
Arnavut ciğeri mübarek, insan lezzetine doyamıyor.

Bitmedi…
Habire makam uçağı alan, habire makam otomobili alan sayın hükümetimizin arazözü yok.
Orman yangınlarını söndürmek için arazöz kiralıyor!
Dozer kiralıyor.
Pikap kiralıyor.
Şoförüyle beraber treyler kiralıyor.
İş makinesi kiralıyor.
Mühendis kiralanır mı birader… Sayın hükümetimiz, orman yangınlarıyla mücadele için orman mühendisi kiralıyor!
Yangın mevsimlerinde altı aylığına kiralanıyor.
Kadrolu orman mühendisleri yangın mesaisinde ek ödeme alıyor, kiralık orman mühendislerine verilmiyor, kiralık orman mühendisleri orman yangınlarında ucuza geliyor!
Orman yangınlarının söndürülmesi için işçi kiralanıyor.
İşçi dua ediyor ki, bol bol orman yangını çıksın, orman yangını çıkmazsa, işçiye iş yok!
Sayın hükümetimiz yangın gözetleme kulesini bile kiralıyor.
Mobil kule… Altı aylığına kiralanıyor, ormana yerleştiriliyor, yaz sezonu bitince, kulenin sahibi olan şirket kuleyi kamyona yükleyip götürüyor.
Gözetleme kuleleri için gözetleme işçileri kiralanıyor.
Ormanlarda yangın emniyet yolları var, o yangın emniyet yollarının bakım işi bile kiralama usulüyle yapılıyor.

En hazin tarafı ise…

Türk Hava Kurumu’nun elinde, şu an kullanılabilir durumda beş adet Bombardier CL 215 tipi yangın söndürme uçağı var.
Sayın hükümetimiz, kendimize ait olan bu uçakları kullanmak yerine, ihale açıyor, aracı şirketlerden helikopter kiralıyor.
Bombardier CL 215 tipi amfibyen uçaklar, Kanada’da üretiliyor.
Türk Hava Kurumu bu uçakları Kanada’dan satın aldı.

Yani?

Kanada şirketi geliyor, Kazdağları’ndaki altın madeni için sayın hükümetimize beş milyon dolar veriyor, bu para karşılığında bizim ormancılarımıza bizim ormanlarımızı kestiriyor.
Bizim elimizde aynı Kanada’dan satın alınmış yangın söndürme uçakları var, sayın hükümetimiz istemediği için kullanamıyoruz, ormanlarımızı kurtarsınlar diye canciğer şirketlerin cebine garanti para koyup, Rusya’dan helikopter kiralıyoruz.

Gerçekten ciğerimiz yanmış gibi hissetseydik, ciğerimizi böyle söktürür müydük, a benim ciğerparem?

https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/yilmaz-ozdil/cigerlerimiz-yandi-5293801/?utm_source=yazarlar&utm_campaign=diger_yazilar&utm_medium=diger

###
### oku ###
###

İlginç bir durumdur gözlemlediğim, psikolojide yansıtma diyeceğim geliyor AMA

Değil…
Hele Nazizm ile ilgisi alakası yok…
Bir nevi özlem, hasret mi mesele?
Bilinçaltının…
Eksikliği giderme hali?
Evet, bu olmalı!

Kesin olan…
Nadiren gözlemleyebileceğimiz bir durum olduğunu sanıyorum…
Çünkü birçok faktörün bir araya gelmesi gerekiyor ki gözlemlenebilsin.

Hangi ailede…
Hangi beşerî ilişkide “çatışma” olmuyor ki?
Mümkün değil bu, mümkün değil…
İnsani bir davranış şeklidir, her şey her daim gülük gülistanlık olamaz!

Çatışma durumu bir nevi alan kazanma alan savunma durumudur…
“Dar ortamlarda” insani çatışmalar daha çok görüldüğü gibi, çatışmazlık durumuna dönüşebilir…
Azalır, “alan” genişledikçe.

Mesele…
İnsani yakınlıktır!

Aynı durum hayvanlar âleminde de gözlemlenebilir…
Bu durum fen bilimleri ile de izah edilebilir, evet FEN…
Çünkü doğa…
Denge üzerine kurulmuştur!

😊
Doğru (düz) akımda…
Teknik olarak elektronlar (cereyan dediğimiz) artından eksiye…
Fizik açısından eksiden artıya doğru akar!

Tüm anneler biriciktir, bir tane…
Tüm anneler özeldir…
Herkesin annesi en değerlisi…
Ama…
Anneden anneye fark var, cahili var…
İlgisizi var…
Örneğin ağır bedensel veya ruhsal hastası var…
Yani…
Var Allah var!

Rabbimden niyazım, Allah TÜM anneleri korusun…
Tabii annelerin kızları olur, oğulları…
Paylaşmak kolay mı?

Haliyle olacak sürtüşme…
Gelin, kaynana arasında…
Haliyle.

Mesela benim valide…
Yeminle, anlamanız için aslında tanımanız lazım kadını…
Dedim ya var Allah var diye…
Ve yine atasözüdür, derler ki gelin…
Kaynana toprağından olur!

Babaannem…
Rahmetli, olağanüstü >>> fedakâr <<< bir anneydi…
Olağanüstü…
Ve her anne – baba gibi meyli vardı, zaafı…
Çocuklarından birine…
Yazarım, dedim ya acımasız gerçekçiyim diye…
Doğruya doğru…
Halamın, rahmetlinin, babamın çok büyük hataları oldu…
İhmal ettiler annelerini…
Mehmet (amcam olur kendisi) en küçükleri, Almanlar der…
Nesthäkchen…
Altıntop hikayesi, babaannemin çok fazla zaafı vardı Mehmet’e.

Girdi aile birbirine.

Benim valide…
Zaafı kardeşe, kız çocuklarına genel olarak bir zaafı vardır…
BILIRIM…
Benim yerim gözünde çok farklıdır…
Kimseyle paylaşmadığını benimle paylaşır, dert ortağımdır.

Benim sevdiğimi O da sever, değer verdiğime değer verir.

Bunları yazıyorum ki anlayasınız demek istediklerimi…
Ve…
Çocuğuna tamamen ilgisiz anneler…
Babalarda var maalesef…
Bu tür insanlar neden çocuk yapar…
Anlayabilmiş değilim, gerçekten çok düşünmüşümdür üstünde…
İnsan…
Bilmez mi kendini, çocuğa olan ilgisini…
Benim dünyam mesela çocuklar…
Hele hele 0 – 3 yaş arasındaki halleri…
Ölürüm ya ölürüm onlar için.

Kızı başka erkeği başka olur…
Büyüdükçe sevinç, mutluluk hüzüne dönüşür.

Onlar ile birlikte dertlerde büyür…
Hep söylerim, hep dediğimdir…
Bir problem varsa ortada çözüm orada…
AMA…
Sorunu anlaman şartıyla…
Yoksa…
Uğraşır durursun semptomlarla.

Ve ülkemizde tamda bu durum yaşanmakta…
Yıllardan beri uğraşırız semptomlarla…
Sorunun kökenini bir türlü anlamış bir türlü temeline inebilmiş değiliz.

Çocuklarda örneğin bu durumu çok güzel gözlemleyebiliriz…
Eminim…
Her birimizin hayatına olmuştur böyle bir dönem, anne ve baba arasında…
Bir huzursuzluk, bir kargaşa…
Şiddet konularına hiç girmeyelim ama geçimsizlik neticesinde…
Çocuklarda bir endişe, korku…
Anne – babam ayrılacak mı sorusu!

Evlenmek Allah’ın emri…
O halde geçimsizlik sonucun da boşama, ayrılmada olmalı Allah’ın takdiri…
Gel de bunu çocuğa anlat…
Ülkemizdeki korkular ile kıyaslayabiliriz…
Tek dil, tek bayrak…
Tek vatan misali!

İnsan…
Korktukça, özellikle korktukça…
Yaşadığını anlıyor, acı çektikçe, korku çok ama çok güçlü bir dürtü…
ÜSTÜ…
Bu dürtünün sevgi, korku ve sevgi insanlara neler neler yaptırmıyor ki?

Dün D…
Öteki mesele, Allah’ın izniyle…
Allah’ın izniyle, izin vermem, vermeyeceğim…
Allah yazdıysa bozsun, en güzeli yazmamış olsun.

Ve biliyorsunuz…
DIKKAT…
EVET, hayvanlarda bu duygudan mustarip…
Hürrem mesela delirdi Tarçın gelince…
İkisi birden önceleri Jack’e, Tarçın barışık kendisiyle, Jack ile…
Hürrem…
Karı milleti, YOK insanı, kedisi…
Kabul etmiyor Jack’i!

Kıskançlıktan bahis ediyorum…
Yine oldukça güçlü bir dürtü…
İnsana da özgü, bence çağımız insana, kendine çağdaş diyene yakışmayan bir davranış biçimi. Almanlar der…
Nidere Instikte…
AMA…
Her birimiz, her birimiz taşıyoruz içimizde bu duygu manzumesini…
İçgüdüleri…
Teee ilk çağlardan kalma dürtüleri.

İnsanız değil mi?
Rabbin kulu…
Evrenin, bu dünyanın birer mensubu…
O halde…
Kendimizi > denge < denilen evren – dünya düzeninden soyutlayabilir miyiz?
MUTLAKA…
Ama mutlaka bir denge ararız, bilinçli, bilinçsiz…
Kimi zaman içgüdüsel kurmaya çalışırız dengeyi!

Geldik konunun bamteline…
Bir tarafta aşırı denilebilecek derecede ilgili bir anne…
Diğer tarafta tam tersi…
Görür insan görür…
GÖRÜYOR…
En aptalımız, en cahilimiz bile his ediyor aradaki farkı…
Ve Rabbin yarattığı olarak…
Düşünen bir varlık olarak soruyor insan kendine…
NIYE?

Hah…
Bu niye…
Kimi insanlarda dönüşebilir bir “düşmanlığa”
DIKKAT…
Burayı anlamanız çok önemli…
Çok, çok…
Çok derin varlık, insan psikolojisi…
Çok uzadı…
Neden çocuklarına böyle davranıyor da bana karşı daha farklı davranıyor sorusu…
KEMIRIR insanın içini, herkesi değil. Dedim ya kimi özel durumlar gelmeli bir araya…
Düşünmez ki insan…
Göremez çoğu zaman bu insan önceleri AYNEN sana da böyle davrandı…
Göremez, düşünemez çoğu zaman…
Kendi hatalarını…
“Düşmanlık” ile kıskançlık arasında gidip gelirken…
Tanzim etmek, denkleştirmek ister duygu dünyasını…
Tam da bu noktada girer Önder araya…
Allah’ın izni ile gösterir, göstermeye çalışır…
Tedavisi kesin olmalıdır…
Karşılıklı yapılan yanlışları, hataları…
Unutulmamalıdır ki…
Madalyonun her zaman iki yüzü vardır, ikisini de görmeli…
İkisini de!

Al sana araba bitmiş, BANA geldi telefon…
Kokuyormuşum…
İnsanlıktan çıktım, koşturmaktan…
NORMAL, kokabilirim…
Bir gireyim duşa, gidip arabayı alayım…
Ya ben engeli, özürlü bir insanim ya…
Engeli…
Hepsi biliyorlar, HEPSI…
Nasılsa Önder yapar!

Bu kadar nankörlük olmaz ya bu kadar olmaz…
GÖRECEGIM…
Göreceğim Allah izin verirse, ben olmadığım zaman ne yapacaklarını göreceğim.

Bir lokma yemek, yok yalan olmasın…
Sabah bir yârim brötchen…
Saat 17:10…
Yemek yemeye fırsatım olmuyor. Bir kahve…
O ara yayınlarsam yayınlıyorum bir şeyler.

Hadi ben kaçtım…
Önce duş sonra araba

Manyakkk etiler beni manyakkk, her birisiyle ayrı ayrı uğraşıyorum. Ya bir avuç insan bu kadar sorunlu, arızalı olur mu?

Beynimden aşağı kaynar sular iniyor…
Kaynar kaynar…
Şeytan diyor al eline bir sopa, tüm kemikler kırılana…
Hilfe Polizei ya Hilfe Polizei…
DaDa…
Öldürecektim, yiyorlar birbirlerini!

HEPSI…
Her biri diğerinden beter…
Ya sabır…
Yaaa sabırrr…
OKULDA, Üniversitede öğrenmezsin böyle şeyleri…
AMAAA…
Önder öğretir!

Veliler…
Çocuk ikilemi, velilerin çocuk psikolojisi üzerindeki dehşet verici etkileri…
YINE…
Bir istisnadır, istisna…
Çok nadir görürsün, yaşarsın böylesini…
Gelin – Kaynana sorunsalında…
Hadi ben…
> sevgi özlemi, hasreti <
Demiş olayım, çocuğu bilmem AMA…
>>> psikolojik bir değerlendirmesini yapacağım bu istisnanın <<<
Okuyunca şaşıracaksın!

Delinin tekiydim, zırdeli…
Manyakkk etiler beni manyakkk!

Kimse…
Bir kardeşten öte bildiğim dışında, KIMSE…
Sormaz oldu bana…
Önder…
Sen nasılsın, ayakta duruyorsun ama nasıl duruyorsun…
Diye sormaz oldu…
Herkes kendi derdinde, HERKES…
Kendini görüyor, kendini biliyor…
Sorunlar Önderin masasında toplanıyor…
Önder…
Çözer nasılsa!

Ya beni kim çözecek…
Kim elimden tutup bir an için bana nefes aldıracak…
BIR AN…
İçin?

Sevgi, saygı VE güven! Demin ne yazdım? Allah belamı versin okumamıştım

Türkiye’ye niye yatırım yapsınlar?
21 Ağustos 2019

Sağlam paranız var, “Nereye yatırım yapsam” diye düşünüyorsunuz. Gidip de Nijerya, Togo veya Mozambik’e gönül rahatlığıyla güvenip milyar dolarlık yatırım yapar mısınız?
Yapın valla… Oralar, Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre Türkiye’den daha iyi sıralamaya sahipler. Hele Zambiya, Kırgızistan, Guatemala, Mali… Bizimle kıyaslanırsa hukukun kaleleri hepsi!
★★★
Her yıl “The World Justice Project” adı altında bir rapor hazırlanıyor. Bu öyle masa başında yazılan araştırma tarzında raporlardan değil…
Yaklaşık 120.000’den fazla insandan görüş alıyorlar. Az buz değil, 3.800’den fazla uzman çalışıp değerlendiriyor.
★★★
2019 yılında tam 126 ülke arasında Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde, Türkiye kendine 109’uncu sırada yer bulabildi. Hemen kendimize haksızlık yapmayalım. Kamboçya, Afganistan’dan falan iyi çıktık. Şimdilik…
Tamam, bu araştırma dış mihrakların, Türkiye’yi kıskananların yeni bir oyunu… Eyvallah, ona şüphe yok da gel de bunu dünyaya anlat kolaysa!
★★★
Hâlâ iddianamesi bile hazırlanmamış binlerce kişi hapis yatarken yine de böylesi bir sonuç haksızlık… İşimiz gücümüz kalmamış gibi onlara belediyelere kayyum atamalarını mı anlatacaktık?
Çok beklersiniz! Belli ki sabrımızı test ediyorlar. Artık “milli ve yerli adalet endeksi” oluşturmanın ne kadar elzem olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Kahrol Batı!
Hele araştırmada “Hükümetin gücünün sınırlandırılması” diye bir klasman var. Sözde totaliter rejime kaç adım kaldığını sayar.
Araştırılan 126 ülke arasında Türkiye 123’üncü sırada… Belli ki Türk usulü başkanlık sistemi dünyanın gittiği yolun tam tersi! Rusya 112’inci sırada… İran bile daha fazla hak arayabileceğiniz ülkeler arasında 109’da… Bizden kötü Maduro’nun Venezuelası!
★★★
“Temel Haklar” klasmanında ülke 122’nci sırada… Bana dünyada 121 ülke saysana… Sayamazsın. Temel haklarını say desem, onu da sayamazsın. Maazallah terörist denir, içeri atılırsın! Haliyle, dünya Türkiye’nin hukukuna güvenmiyor. Peki, biz kendimize güveniyor muyuz? Hayır! Dünya literatüründe, “babana bile güvenme” sözü Türkçe’den başka bir dilde var mı?
★★★
Türkiye bilimsel olarak kişiler arası güvenin dünyada en düşük olduğu ülkeler arasında yüzde 24 güven oranıyla sondan ikinci…
Bunun Türkçe meali; hukuk ve adalet olmayınca milletin milleti, devletin milleti, milletin devleti dolandırmaya çalıştığı bir ülkede yaşadığımız imajı hepimizin kafasında…
Dünya bize güvenmiyor, biz bize güvenmiyoruz. Ülkede arkasına güvenen bir borazancıbaşı kaldı. Eh, artık o yapar bu ülkeye yatırımı!

https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/murat-muratoglu/turkiyeye-niye-yatirim-yapsinlar-5291756/

Değer, değer…
Dürüstlük!

Yalana…
Kendini kandırmaya paydos!

Ve papaz, bir türlü karar veremedim papaz mı, başyazar mı?

Bak kardeşim…
Para birimin, yazdım geçenlerde…
>>> Para, psikolojik bir silahtır <<<
Para…
Bir kâğıt parçası veya madeni değil mi?
Kâğıt, ya kâğıt. Üzerinde bazı rakamlar yazıyor…
Madeni para, eskiden gümüşten veya altındı, bir değir vardı…
Artık bakır veya bilmem ne alışımı…
Değeri, neredeyse sıfır!

Peki…
Bu para neden değerli ya, neden değerli?
Niye insanlar bir örneğin 100 Euro’nun…
Bir 100 Doların, değerine inanıyor daaa…
Bir 100 Tayyip Lirasının hiçbir boka yaramadığını sanıyor?
Çünkü bu bir algı…
İnsan öncelikle kendine, sevdiklerine, değerlerine…
Değer vermeli bunu SOMUT veriler ile pekiştirmeli…
Sağlam temeller üzerine oturtmalı ki bir başkasında da bu algı uyansın…
Çaktın mı köfteyi, anladın mı demek istediğimi?




Günümüzde en çok tartışılan konulardan biri Türkiye’nin adaleti!
Bilindiği gibi, 2 Eylül Pazartesi günü “2019-2020 Adli Yılı” törenle başlayacak.
Törenin Cumhurbaşkanı’nın sarayında yapılacak olması “Yüksek Yargı bir parti genel başkanının ayağına gitmez!” diyen baroları isyan ettirdi.
Türkiye’deki bütün büyük barolar “Yargı’nın siyasetin etkisine girdiği” gerekçesiyle açılış törenine katılmayacak.
★★★
“Yeni Adli Yıl” tartışmaları devam ederken, konunun en yetkin hukukçularından biri olan Anayasa Mahkemesi’nin önceki başkanlarından Yekta Güngör Özden:
“Adalet organlarından beklediğimiz, yargının bağımsızlığının gerçek olduğunu halkımıza inandırmak ve anlatmaktır” diyor ve görüşlerini şöyle özetliyor:
“Bir ülkenin en etkili güneşi adalet güneşidir.
Adaletin gerçekleştiği her yerde barış, esenlik, düzen, dayanışma, insanlık vardır.
Adaletin kuşkuyla karşılandığı ortamlarda, insanların kendilerini huzur içinde hissetmelerinin olanağı yoktur.
Türkiye’de her gün duyduğumuz aykırı işlemler, çelişkiler, kimi yandaşlık sayılacak tutumlar, adalete olan güveni giderek sarsmaktadır.
Bu da bir ülkede bir insanın ya da bir kesimin yapabileceği en büyük yıkımdır!
O yüzden ülkemizde ‘siyasi etkilerle‘ karar alınıp işlem yapıldığı, adalet sistemimizin siyasal iktidarın etkisinde kaldığı kuşkusu ve endişeleri giderek artıyor.
Bu, ülkemizi karanlığa sürükleyen nedenlerin başında gelen bir kötülüktür. Bu bakımdan adalete çok önem vermemiz gerekiyor.”
★★★
Önceki yıllarda Ankara Barosu’nda başkanlık yapan Yekta Güngör Özden, Adli Yıl’ın açılışının, aynı zamanda parti başkanı olan Cumhurbaşkanı’nın sarayında yapılmasına karşı çıkan (başta öncü İzmir Barosu olmak üzere) tüm Baro Başkanlarını destekliyor ve yürekten kutluyor.

Büyük çelişki!
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Memleketin bu ortamında erken seçim talebimiz olamaz” mealinde konuşması üzerine, eski Sağlık ve Devlet Bakanı Rifat Serdaroğlu “Bu milletin dört yıl daha azap çekmesini mi istiyorsunuz?” diye sormuştu.
Bu iktidar madem ülkeyi kötü duruma getirdi, o halde gitmeli, öyle değil mi?
Fakat hayır! Kılıçdaroğlu “AKP kalsın, kendi pisliğini kendi temizlesin!” diyor.
AKP, kendi bozduğu sistemi düzeltebilecek yetenekte olsa ülkeyi bu duruma getirir miydi?
Kılıçdaroğlu’nun kısa bir süre önce Artvin’in Şavşat İlçesi’nde yaptığı konuşma içine düştüğü çelişkiyi net olarak gösteriyor:
★★★
Kılıçdaroğlu, Şavşat’ta şöyle demişti:
“Türkiye kavgalardan bıktı! Ülke yanlış siyaset nedeniyle farklı yerlere sürüklendi.
İşsiz birisinin, cebinde para olmayan birisinin sokaklarda rahat gezemeyeceğini biliyorlar mı acaba?
Yeter artık ya! Vallahi de billahi de yeter!
Millet artık öyle bir noktaya geldi ki, iş yok, güç yok!
Daha dün Hopa’da bir kadın geldi, ‘3 kızım var, üçü de üniversiteyi bitirdi, işsiz‘ dedi.
Hangi, sıkıntılara girdiğini, boğazından kestiğini, onu hangi umutlarla okuttuğunu gayet iyi biliyorum.
Kim iş verecek? Onları düşünen kim? Bu iktidarın yoksulu düşündüğü yok!”
Kılıçdaroğlu bu sözlerinde çok haklı… Millet gerçekten eziyet çekiyor.
Fakat onun haksız olduğu şey “AKP 4 yıl daha iktidarda kalsın” görüşü… Yani millet 4 yıl daha eziyet çeksin, öyle mi?
Türkiye’nin düzlüğe çıkması için bu iktidarın bir an önce demokrasi içinde gitmesi lâzım!
GÜNÜN SÖZÜ
Doğduğum zaman niçin ağladığımı şimdi daha iyi anlıyorum!

https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/rahmi-turan/sipa-ve-esek-5291665/?utm_source=yazarlar&utm_campaign=diger_yazilar&utm_medium=diger