Gazete mi dedin 😊 okudun mu son günlerde yazılanları?

Canıma minnet, saadete gelecektim zaten…
Sıkıldım…
Anlat anlat, anlamayana anlat!

29.05
Hastane, ucu açık…
Yazamayabilirim!


Suriye rezaletinin hesabını kim verecek?
25 Mayıs 2019

Sevgili okurlarım, Suriye olayı Cumhuriyet döneminde kendi başımıza açtığımız en büyük baş belası olarak duruyor. Biz balık hafızalı bir toplumuz, her şeyi unutuyoruz. Bu yüzden bir kez daha anımsatmak istedim. Bunu yaparken geçmişteki yazılarımı da kullanıyorum. Bu belayı başımıza açtıklarından bu yana aradan kocaman sekiz yıl geçti.
2011 yılında Suriye’de kaynamalar olmuş, iç savaş başlamıştı.
Bizi yöneten uyanıklar (!) hemen durumdan vazife çıkarmaya niyetlendi… Hazır Esad zayıf düşmüşken onun işini bitirmeye (!) soyundular.
Ne de olsa o Arap Alevisi, bizimkiler Sünni idi. Suriye’de bir Sünni egemenliği kurmak gerekirdi!
Artık bütün günlerimiz Suriye ve Esad’la geçiyordu.
Bizi yönetenlerin en önemli atraksiyonu Suriye devlet başkanına posta koymaktı.
★★★
Suriye nasıl olsa bizim eski vilayetimizdi. Yüzlerce yıl Osmanlı egemenliği altında yaşamıştı.
Dolayısıyla bizim Suriye’de haklarımız (!) vardı. O hakları Esad’ı devirerek yeniden elde edecek, hem de Suriye’ye Sünni bir rejim getireceklerdi!
Hiç sıkılmadan Türkiye’deki seçmeni gıdıklıyorlardı:
“Esad gidici. İnşallah en kısa zamanda Cuma namazımızı Şam’da Emeviye camisinde kılacağız!”
(Nah kıldılar.)
★★★
Zaman su gibi akıp geçiyordu ama gelin görün ki, dünyada başka “Uyanık ülkeler” de vardı.
ABD, Rusya, Çin, İran, İsrail, Fransa gibi nice ülkeler Suriye’yi bizi yönetmekte olan aymazlara bırakacak kadar
saf ve enayi değildi. Her birinin ayrı ayrı çıkar hesapları
vardı…
Ve Suriye’deki kargaşa her geçen gün arttı. Ortaya bir sürü ülkeler ve bir sürü gruplar çıkmıştı.
Dinci IŞİD, hırsızlar, avantacılar, Özgür Suriye Ordusu gibi profesyonel katil sürüleri, ne ararsanız tiyatroda yer kapmışlardı.
★★★
İç savaşta yüz binlerce Suriyeli masum insan can verdi.
Şam dahil bütün kentler ve kırsal kesim harabeye döndü.
Milyonlarca insan evini barkını bırakıp başka ülkelere göçmek zorunda kaldı. Bunlardan 4 milyonu Türkiye’ye kaçtı ve ülkemizin dört bir yanına dağıldı.
Sosyal ve ekonomik dengelerimiz altüst oldu.
Milli Eğitim Bakanlığı birkaç gün önce resmen açıkladı:
“Türkiye’deki okullarda 650 bin Suriyeli öğrenci ücretsiz okumaktadır.”
★★★
Suriyeli sığınmacılar için bugüne kadar en az 100 milyar dolar para harcadık. Buna askeri harcamaları katın, rakam daha da büyüyor.
Askerimiz zaman zaman Suriye’ye girdi, nice şehitler verdik.
Bizi yönetmekte olan aymazlar ise her gün ağlaşıyordu!
“Batı dünyası ve özellikle AB bize söz verdiği halde harcamalarımızı karşılamıyor. Bütün yük bize bindi, mahvolduk! Para isterük!”
Binecek tabii!..
Sen böyle aptalca maceralara girişirsen üzerine daha neler binecek.
Zannettiler ki ABD, Rusya, İran, İsrail gibi ülkeler bizimkilerin yaptığı bu atraksiyonlara seyirci kalacak, “Buyur Türkiye, Suriye’yi istediğin gibi böl, parçala ve yönet… Eti senin kemiği bizim” deyip ikramda bulunacak!
★★★
Sevgili okurlarım, hiç kimse üzerinde durmuyor ama bugün döviz zıpladıysa, ekonomi felç olduysa, enflasyon patladıysa, bütün dünyada saygınlığımızı yitirdiysek, bunların en başta gelen temel nedenlerinden biri Suriye ve Suriyeliler için yaptığımız, milyarca dolara dayanan ve bizim gücümüzü çoktan aşmış olan
harcamalardır.
★★★
Peki ama başımıza gelen bu felaketin baş sorumluları kimdir? Yanıtını hemen vereyim:
Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin hem Dışişleri Bakanı, hem de daha sonra Başbakanı Ahmet Davutoğlu.
Onlara sormak gerekiyor:
“Aradan sekiz kocaman yıl geçti. Nutuklar attınız, sağa sola posta koydunuz, bir sürü ülkeyle gereksiz yere düşmanlık yarattınız.
Devletin ve milletin milyarlarca dolarını bu yolda harcadınız.
İyi hoş da, biz bu Suriye işinden bugüne kadar ne kazandık?
Ufacık bile olsa herhangi bir siyasal, ekonomik, parasal, ya da onursal kazancımız oldu mu?
Dikkat ediniz, bu soruların hiçbirine yanıt veremiyorlar.”
★★★
Uğradığımız maddi ve manevi kayıpları sormaya bile gerek görmüyorum zira buna yanıt verecek hiç kimse yok.
İşte Esad orada…
Türkiye’ye terör ihraç etmemişti.
Çok yıprandı, yüz binlerce insanını yitirdi, kentleri harabeye dönüştü ama Esad yerinde durduğu gibi, her geçen gün giderek daha da güçleniyor.
Devrilmesinin söz konusu olmadığı artık bütün dünya tarafından biliniyor.
Acaba bizimkiler de bunun farkında mı?
Evet, farkındalar…
Ama yarattıkları şu ortamda ağızlarını açıp konuşmaları mümkün olmuyor.
★★★
Türkiye’de eğer gerçek bir demokrasi olsaydı, başımıza bu çok yönlü Suriye belasını açan ve açtıran bütün yöneticilerden hesap sorulurdu.
Esad’ı devirip Şam’da namaz kılma iddiasıyla yol çıktılar, nasihat aldılar.
Dikkat ediniz, ağızlarına artık “Esad” sözcüğünü hiç almıyorlar.
Türk devletini ve Türk milletini sekiz yıl boyunca maddi ve manevi açıdan çok büyük zarara uğrattılar…
Uğradıkları yenilgiler sonrasında artık sütre gerisine çekilmek zorunda kaldılar.
Karşımıza Afrin, Münbiç, İdlip gibi haritada bile yerini bilmediğimiz bir takım yerler çıktı, onlarla uğraşıyoruz, şehitler veriyoruz.
Kendi insanımız için ayrılması gereken paraları Suriyeliler için harcamayı sürdürüyoruz… Ve sonuçlarına katlanıyoruz!
Kim soracak, kim verecek bu hesapları, kim?..

https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/emin-colasan/suriye-rezaletinin-hesabini-kim-verecek-2-4923208/?utm_source=yazarlar&utm_campaign=diger_yazilar&utm_medium=diger

Binali Bey kara mizah karakteri oldu
24 Mayıs 2019

Sevgili okurlarım, günlerden beri merakla beklenen YSK (Yandaş Seçim Kurulu) kararı açıklandı.
Hemen görüldü ki minareye kılıf hazırlanması mümkün olmamış.
Zira minare o kadar büyük ki onu içine alacak bir kılıf bulunması zaten imkânsız…
Gerekçeli kararı dün bilgisayar ekranında, yeni bir şeyler bulma umuduyla okudum. Bu iş en az iki saatimi aldı ve boşa giden zamanıma üzüldüm.
Hiçbir şey yoktu.
Gerekçenin ciddiye alınacak sadece birkaç sayfası vardı…
O da karara muhalif kalan dört YSK üyesinin karşı görüşleri idi.
★★★
Kara mizah şaheserimiz Binali Bey bu seçime girdiğine bin pişman.
Oyların çalındığını açık seçik, hiç sıkılmadan ilan etmişti…
Gerekçeyi oku Allah oku, bak Allah bak, anlamaya çalışıyorum!
Oylar nasıl çalınmış?
Kimler çalmış?
Nerede çalınmış?
Eğer ortada bir çalma eylemi varsa bunun sorumlusu seçmenler mi?
Kararda bu konularda bir tek satır bile yok.
Niye, çünkü oylar çalınmadı da ondan.
★★★
Binali Bey aynı gece televizyona çıktı ve kendini savunmaya kalkıştı:
“Gerekçeli kararda oylar çalındı diye yazacak halleri yok. Biz bunu halkın diliyle söyledik. Yani siyaseten söyledim.”
Yani bu arkadaşın düştüğü hallere bakar mısınız!
Yaa kardeşim sen bu iddiayı defalarca öne sürdün, ısrarla söyledin.
Şimdi diyorsun ki “Halkın diliyle siyaseten söyledim…”
Yapma be kardeşim, ayıptır yaa…
Sana oy veren veya vermeyen milyonlarca İstanbul seçmenini böyle aşağılamaya senin hakkın var mı?
★★★
31 Mart seçiminde Türkiye’nin her sandığında olduğu gibi İstanbul seçmenine de dört adet oy pusuları verildi. Sandığa bunlar atılacaktı ve atıldı.
Şimdi adına YSK denilen kuruluş ve onun anlı şanlı yedi adet üyesi sadece Büyükşehir’in sonuçlarını iptal etti, diğer üçünü aynen kabul etmeyi içine sindirdi…
Bunun nedeni nedir?
Niçin sadece Büyükşehir iptal edilmiştir?
Temel konu budur…
Aynı sandıkta dört ayrı çeşit oy sayılıyor, dört ayrı sonuç çıkıyor ama sadece Büyükşehir iptal ediliyor!
Gerekçeli kararı okuyorsunuz, bu konuda bir tek tutarlı, bir tek hukukî bir gerekçe yok.
İptal kararı veren yedi YSK üyesine soruyorum:
Nasıl bir hukuk (!) kararıdır bu?
Sorunun yanıtı gayet basittir!
Büyükşehir’i İmamoğlu kazandı da o yüzden!
★★★
Efendim bazı sandık kurullarında kamu görevlileri yokmuş…
Bazılarında zihinsel engelli vatandaşlarımız oy kullanmış…
Bir sürü tırı vırı bahane, ama hiçbiri yasal değil…
Kardeşim bu seçim kurullarını CHP mi belirlemişti?
Seçmen listelerini CHP mi hazırlamıştı?
Her sandıkta AKP’nin görevlileri ve gözlemcileri yok muydu?
Varsa onlar ayakta mı uyuyordu?
Bu sorulara ne Recep Bey yanıt verebilir, ne de Binali Yıldırım…
Nitekim veremediler.
★★★
Adam uzun yıllardan beri siyasetin içinde ve en yüksek mertebelere ulaşmış biri…
Bakan, Başbakan ve Meclis Başkanı.
Halen milletvekili…
Ve Ankara’da Başbakanlık Konutunda oturuyor.
Konutu boşaltmayı herhalde aklından bile geçirmiyor.
★★★
Önceki gece yine canlı yayında idi…
Kendisine soruldu:
“Acaba İmamoğlu ile karşılıklı olarak canlı yayına çıkıp tartışır mısınız?”
Verdiği yanıt tarihe geçecek nitelikte idi:
“Olabilir, bakarız. Ama o konuda garanti veremem. Tek başıma bir karar veremem!”
Bu kadarına doğrusu pes!
Devletin en yüksek mertebelerine ulaşmış biri…
Ve tek başına karar veremeyeceğini söylüyor.
Niçin?..
Çünkü önce Recep Tayyip Erdoğan’dan icazet alması gerekiyor…
Ve böylesine basit bir konuda bile kendi özgür iradesiyle karar vermesi mümkün olmuyor.
Acınası bir durum.
Ama işin gerçeği, ekrana çıktığı takdirde İmamoğlu’nun kendisini terleteceğini, silindir gibi ezip geçeceğini biliyor.
Yazının başlığına bir daha bakınız lütfen:
“Binali Bey Kara Mizah Karakteri Oldu.”
Doğru mu, yanlış mı?
O anlı şanlı devlet büyüğümüz bu durumlara nasıl düştü!

https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/emin-colasan/binali-bey-kara-mizah-karakteri-oldu-4910069/?utm_source=yazarlar&utm_campaign=diger_yazilar&utm_medium=diger

Çift iftarlı yeni ramazan tarifeleri
23 Mayıs 2019

Sevgili okurlarım, kutsal Ramazan ayı başladı. Müminler oruç tutuyor, saati geldiğinde iftar sofrasına oturuyor.
Bizdeki iftar sofraları özellikle şu İstanbul seçimi öncesinde biraz “Değişik (!)” olmaya başladı.
İftar sömürüsü ve din bezirganlığı gerçi her Ramazan ayında tavan yapar da, bu kadarına ilk kez tanık oluyoruz.
Binali Yıldırım bu sömürü düzeninde başı ilk çekenlerden biri.
Onun sofralarına önce kameralar çağrılıyor…
Bu işler kamerasız olmaz!
Çekim başlıyor…
Binali Bey bazı iftar sofralarında yere çökmüş, yer sofrasında bağdaş kurmuş pozisyonda!
Çökünce oylarının artacağını zannediyor.
Bazılarında ise normal masada…
Ancak çöküp bağdaş kurduğu sofralarda fazla kalamıyor çünkü idmanlı olmadığı için bacakları uyuşuyor, ayağa başkalarının yardımı ile kaldırılıyor…Bu görüntüler elbette ki yayınlanmıyor…
Ve hemen ardından yemek masasına geçiliyor.
Vatandaş iftarları zaten göstermelik olduğundan kısa kesiliyor.
★★★
“Tarafsız” Cumhurbaşkanı Recep Bey’in iftarları ise daha uzun sürüyor.
O konuşmaya başladığı anda televizyon kanallarının tamamına yakını yayını kesip onun konuşmasını vermeye başlıyor.
Ne mi söylüyor?
Aslına bakarsanız eski laflarını birer birer tekrar ediyor, muhalefete bindiriyor, birilerine posta koyuyor ve işi bitiriyor.
Yeni hiçbir şey yok.
Danışmanları tarafından önceden hazırlanmış olan yazılı metinleri önündeki aygıttan okuyor…
Kanıksandı artık!..
Milyonlarca mümin oruç açarken karşısında hep aynı zat, aynı laflar ve canlı yayınlarda aynı görüntüler.
★★★
Bizim anlı şanlı Binali Bey bu Ramazan ayında devreye yeni bir taktik soktu!
Aynı akşam iki iftara birden katılmak.
Ekrem İmamoğlu karşısında uğradığı yenilginin hıncını iftar sofralarında nutuklar atarak, piyasaya çeşitli vaatler sürerek alabilmek!
İki akşam önce Haliç Kongre Merkezinde iki ayrı iftara katıldı, nutuk attı.
Ancak fırsat buldukça yakınlarına yakınmayı ihmal etmiyor:
“Ne yapayım kardeşim, bizim televizyon kanalları benim konuşmalarımı canlı yayında vermiyor. Cumhurbaşkanını her zaman öne çıkarıyorlar. Benim söylediklerim istediği kadar önemli olsun, arada gümbürtüye gidiyor!”
Beyefendi yakınmakta haklı.
Öylesine önemli şeyler (!) söylüyor ki, bunların gümbürtüye gitmesi gerçekten de hiç yakışık almıyor!
★★★
Vatandaşın biri kendisine sordu:
“Efendim afla ilgili olarak bazı çalışmalar var mı?”
Belli ki soruyu soranın bir yakını cezaevinde…
Binali Bey yanıt verdi:
“Bu konuda çalışmalar devam ediyor. Yakında bir sonuca bağlanır.”
Oysa bu konuda hükümet tarafından yapılan herhangi bir çalışma yok.
Yakın gelecekte olması da söz konusu değil.
Eğer varsa bunu açıklaması gerekmez mi?
O halde sana iyi niyetle soru soran vatandaşa doğruyu niçin söylemiyorsun?
Söyleyemiyor çünkü söylediği takdirde cezaevlerinde af bekleyen on binlerce tutuklu ve hükümlünün İstanbul’da oy verecek yakınlarını ürkütmek istemiyor!
Boş ver, onlar umutlarıyla birlikte yaşamayı sürdürsün…
Eğer “Af maf yok kardeşim, kusura bakma” deyip gerçeği söylese, puan kaybedeceğini düşünüyor.
★★★
Dün Oda tv internet sitesinde ilginç bir görüntülü haber daha vardı.
(Burada bir parantez açayım. Sözcü.com.tr gibi Oda tv’yi de fırsat buldukça izleyin. Çok ilginç haberleri görüp öğreneceksiniz. Orada iyi işler yapılıyor.)
Haber şöyle:
Neresi olduğu bilinmeyen bir askeri birlikte iftar sofrası…
Mehmetçikler topluca sofrada…
Mehmetçiğin biri görevli, sesli olarak Kuran okuyor.
Komutanların sırtı görünüyor…
Kuran okuyan Mehmetçiğin yanına biri gelip kulağına bir şeyler fısıldıyor ve okuma anında sona eriyor.
Acaba kısa kesmesini mi istedi…
Bu işleri kışlalara bile sokmayı başardılar mı!
Nasıl isterseniz öyle yorumlayın.
Ramazan ve iftar sömürüsü seçim öncesinde her yerde ve olanca hızıyla sürüp gidiyor.

https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/emin-colasan/cift-iftarli-yeni-ramazan-tarifeleri-4897812/?utm_source=yazarlar&utm_campaign=diger_yazilar&utm_medium=diger

Tutarlı olan kazanır!
25 Mayıs 2019

Dün neydi?
Bugün ne oldu?
Dün ne demişti?
Bugün ne dedi?
Böyle kıyaslar yapan “tutarlı davranma” testleri yayımlanıyor. Canlı, haraketli, altına tarih yazılmış yan yana kareler; telefondan telefona yayılıyor.
Bana da dün geldi.
Montaj mı değil mi diye kontrol ettim. İki karedeki canlı yayın arşivden alınmış, gerçek çıktı.
Birinci Kare:
Yıl 2016
Konuşan: Başbakan.
Ağzından dökülen cümleler: “Anayasa Mahkemesi bu şekilde karar vermiş olabilir. Kabul etmek zorunda değilim. Verdiği karara da uymuyorum. Saygı da duymuyorum.”
İkinci Kare:
Yıl 2019.
Konuşan: Cumhurbaşkanı.
Ağzından dökülen cümleler: “Hukuk ve hukukçuları sadece kendi işlerine geldiği kararları verdiği zaman yücelten aksi durumlarda ise yerden yere vuran bu zihniyeti ben huzurlarınızda şiddetle kınıyorum. Bunlar kabul edilemez”
İkisi de aynı kişi.
3 yıl geçmiş.
Dün kara diyordu.
Bugün ak der olmuş.
★★★
Tamam politikacıdır.
Her konuda konuşur.
Taraftarları, sevenleri, oy verenleri, partisi ondan her konuda konuşmasını ister ama her konuşmasında tutarlı olmayı gözetmezse kendi engelini yaratır.
3 yıl önce:
Saygı duymam.
3 yıl sonra:
Saygı isterim.
İşine gelmediği için Anayasa Mahkemesi kararına uymam diyen kişi, kendi istediği için YSK’nın kararına uyma bekliyor. Ve
sonunda o kararı çıkartmış oluyor.
Uçtu gitti tutarlılık.
Kendi kararını aldırmış oldu.
Hukuk da elden gitti.
Hukukçu da itibar yitirdi.
Tutarlı olmak da pörsür.
★★★
Tutarlılık pörsüyüp gidince seven, sayan, oy verip destekleyenlerin bile aklına “dört tekerlekli arabayı bize beş tekerlekli diye yutturmaya çalışıyor” şüphesi düştü. Asıl lastiklerden biri patlar, zedelenir, çivi batar, cam keserse yedeğini çıkartıp, takarsın. Lastikler sağlamsa yedeği arkada bagajda durur. Ancak YSK ne yaptı? Ana lastikler yani başkan dahil 7 asil üye sapasağlam, dipdiri iken; sırf İstanbul seçimleri iktidarın istediği gibi çıkmadı diye yedek üyeleri de karara kattı. Niçin? 7 asil üyeden 4’ü seçimlerin iptal edilmesini hukuka aykırı buluyorlardı da onun için. 3 üye “iptal etme” kararındaydılar.
Sayı yetmiyordu.
Cumhurbaşkanı ve partisi ise “iptal” istiyordu. YSK yedek 4 lastiği bagajdan çıkarttı, YSK otomobilini, 11 lastikli yaptı. “Yargıcın Bağımsızlığı” denilen hukuk otobanı 7 lastikli otomobil için yapılmış, 11 lastikli otomobile dar geldi. Yayınlanan gerekçede 7 yargıcın gösterdiği kanıtların içinde “sebep-sonuç ilişkisi” olmadığı ortaya çıktı.
Hukukun tekeri patlak.
Adaletin lastiği kabak.
Cumhurbaşkanı’nın partisinin istediği karar 4’e karşı 7 oyla çıktı. Cumhurbaşkanı, YSK’nın bu tutarsızlığını beğenerek aslında “kendi kararını alkışlar” duruma düştü.
Kim kimi aldatıyor?
★★★
Tutarlılık uçtu gitti.
Hukukun başı vuruldu.
Artık politikacıların da tutarlı olmalarını öneririm. Çünkü bizim toplum da demokratik olgunluğa ulaştı, askeri darbe de Fetullahçı darbe de, sandık darbesi de, bağımsızlığını yitirmiş yargıç darbesi de dahil darbe istemediğini açık etti.
Kimse kendini aldatmasın!
Türk toplumu “tutarlı olanları” destekleyen, olmayanları sandıkta değiştiren yeni bir dip dalga yarattı.
Tutarlı olan kazanır!

https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/necati-dogru/tutarli-olan-kazanir-4923166/?utm_source=yazarlar&utm_campaign=diger_yazilar&utm_medium=diger




Evet…
Vatan dediğin insanların vatanı olmalı, insanın…
Bürokrasinin…
Katı bir devlet anlayışının değil, kuşkunun…
Kuşkuculuğun…
Küçük bir zümrenin…
Herkesin olmalı, herkes kendini devletiyle özdeştirebilmeli…
Devlet vatandaşına, vatandaş devletine güvenmeli!

Kriz teğet geçti, kriz yok diye diye…
Gör bak ne hallere geldik…
Emeğin…
Hakkaniyet anlayışı ile bir karşılığı olmalı. İtalyan ayakkabıları, modasını kim bilmez ki?
Made in Italy…
Gerçekten İtalyan yapımı mi?

Hukuken değil, yurtdışında üretip…
Çok daha ucuza tabii…
İtalya’ya geri getirip örneğin bir bağcık takmanız yeterli!

Nerede kaldı çevrecilik, düşün gemicikleri…
TIR’ları, uçakları…
Hani nerede kaldı yerli ve milli, kendi insanın ekmek parası?
Pis bir düzen, pis…
Kokuşmuş!


Z Kuşağından başka bir kesit




Z kuşağı…
X, Y kuşakları…
Ben…
X kuşağıyım mesela!

Hani hep diyorum ya; INSAN…
Hele > doğru yönetici <
Ah neler etmez, neler neler edemez ki!

İki binli yılların başında, Palermo denilince…
Mafyanın başkenti sayılırdı, İtalya’da Sicilya!

Bir belediye başkanı kardeşim bir belediye başkanı, alt tarafı bir belediye başkanı…
20 senedir bu kentin başında…
Bizim zibidi gibi değil (Arazi Mafyasının, bir başka soyguncu çetenin başı) sildi süpürdü Mafyayı…
Doğru zamanda…
Doğru yerde bir insan evladı ve rahat eder, huzura kavuşur insanlar.

Teatro (Tiyatro) Massimo…
Paris’ten, Viyana’dan sonra üçüncü koskoca Avrupa’da!

Hani hep kültürden bahis ediyor birisi, medeniyetten…
Yok hor görmem atalarımı, atalarımızı…
“Bir, iki” istisna dışında hangi ata hesap, kitap biliyordu ki evlatları bilsin?
Kuş…
Yuvada gördüğünü yapar der eskiler, doğru derler, güzel derler bu sefer.

Yıktı AKM’yi…
Yapacakmış opera, duyda inanma…
Bu belediye başkanı, aldı Avrupa’dan yardımı…
Gerçekten getirdi operayı fakir semtlere, halka arz…
Üşeniyorum ismini çıkarmaya, verdim yeterince veri, inanmıyorsan sor, sorgula dediklerimi!

Bakma…
Sanki lafı dönüp dolaştırıyormuşum gibi gelebilir sana…
Hayır…
İnsan bilmeyince ya daha kötüsünü veya çok daha iyisini…
Sanıyor karşısındakini, gördüğünü budur nimet-i veli, budur gerçeği…
Bu yüzden anlatırım anlattıklarımı…
Sadece bu yüzden…
Kohäsion fonu (kohezyon) derler buna, Türkçeleştirirsek anlamı intibaıyla…
İç dayanışma, siyasete, kimyada, biyolojide, programlamada kullanılan bir tanımlama.

DIKKAT…
Pek bilinmez ama tüm Avrupa bütçesinin üçte biri bu gibi harcamalara…
Herkes iyi olsun, herkes diye…
Sadece yandaş – yoldaş köşeyi dönerse…
Hak neresinde bunun adalet neresinde?

>>> DIKKAT buraya DIKKAT <<<
Palermo’da…
Yeni tramvaylar yapıldı mesela bu sayede…
İyi de bana ne bundan diyebilir insan…
Bak…
Bu tramvay projesinin üçte biri İtalyan hükümetinden, bir diğer üçte biri Palermo kendinden…
Son parça Avrupa’dan, bana ne öyle mi?
Tramvaylar Fransa’da üretiliyor, kimi parçalar Almanya’dan geliyor örneğin…
İtalyan…
Rahat ediyor, yaşam kalitesi yükseliyor, iş sahası açılıyor ona…
Ekmek kapısı Fransız’a, Almana…
Nasıl tercüme etmiştik kohezyon fonu?

Bademler, O pezevenk…
Damadı da açıklıyor ha bire fonlar, bilmem neler…
Sen…
Senden olan bir şekilde faydalandı mi bu fonlardan?

Bir hayal et, bir an için…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti…
Batıda üretiyor, doğuda yapıyor VEYA tersi…
Tüm ülke bir dayanışma içinde VE hep birlikte rahat ediyor, kalkınıyoruz…
Hep birlikte!

Alman…
1989’dan beri neyin mücadelesini veriyor, neyin?


Ve Amerikalı, Trump daha doğrusu

Ortadoğuya…
120 bin değil ama 1500 asker gönderme kararı aldı…
Kararlı ya a.cık ağızlı…
Akdeniz, PYD – PKK falan, bilmem ne…
Namaz kılacaktı Suriye’de…
Amannn, bak sen sevdiklerine. Bu millet…
Yerli ve milli y.rağı hak etti!

Ben bakıyorum öğrenmek isteyene…
Bir şeyleri öğretebildiklerime…
Gerisi…
Elden gitti!

Hadi ben kaçtı…
😊


+


+

Z Kuşağından bir kesit



Bademleredir sözüm…
Okuldan ayrılmış iş hayatına yeni atılmıştım. Yıllar sonra öğrenecektim bunun ne demek olduğunu…
Birden…
İkiden fazla ayak üzerinde durmanın ne demek olduğunu!?

OBI Grup Holding (Baumarkt)…
Alman kökenli bir şirket…
Bahçe eşyalarından, ev tadilatına her türlü araç ve gereç satan bir kuruluştan, O zamanlar yeni yeni piyasada boy gösteren bilgisayar şirketlerine “el atması”
Benim O şirkete…
Aynayı Konya’yı öğrenmeye başlamama vesile oldu. Toydum, daha genç. Hayattan bir haber!

DPS – Microland…
Bir İrlandalı genç bana hoca oldu. YOKTU, o zamanlar bilişimi öğrenmenin iki yolu vardı ya benim yaptığım gibi ki…
DIKKAT…
Alman devleti bile bunun böyle olduğunu kabul edip beni emekli etti…
Girecektin bir yere, “çekirdekten öğrenecektin meseleyi”
Yani çıraklık, kalfalık veya ustalık gibi kavramlar YOKTU bu meslekte…
Veya…
Üniversiteye gidecektin!

Dedim ya bademleredir sözüm;
Eğer…
İçinizde bir damla vatan – millet sevgisi varsa, bir damla…
Dinlersin sözlerimi, biliyorum, görüyorum takiptesiniz…
Beni bugüne kadar neden tutuklamadınız bilmiyorum ama dikkat ettiyseniz…
“Bir, iki” ifadenin dışında “ağır söz” kullanmam. Pezevenk mesela halk tabiriyle kadın, kız satansa…
Benim için…
Vatan – millet satan, karı – kız satan ile eşdeğerdedir, yüz kızartıcıdır, utandıracak bir eylem…
Bu yüzden O adiye, pezevenk derim, kendi ağzıyla söyledi:

„ben ülkemi pazarlamakla mükellefim“

O…
Sonradan istediği kadar ağzından çıkanı kıvırsa bile, her zaman yapığını gibi…
Zikir edilen, düşünülen, ağızdan çıkan, bu böyle biline…
Pazarlatmam, sattırmam, ne kadın – kız ne vatan – millet!

Örnek vermişimdir Portekiz’i …
Bugün anlatacağım daha ayrıntılı Polonya’yı…
İrlanda’yı!!!

Açıklık getireceğim kimi ekonomik terimlere…
Göz önüne sereceğim…
Evet…
Yalın, sade bir dil ile ülke ekonomilerinde kimi, hadi denge demiş olayım…
Kimi mekanizmaları, ki ANLA…
Perde arkasını.

Reinraum…
Teknolojide bir kavram, laboratuvar ortamı…
Öfff…
Öyle bildiğin laboratuvar değil kardeşim, bir…
Donuma kadar soyunup özel giyisiler giymem gerekiyordu…
😊
Evet BIR…
Toz partikülü yani tanesi bile yok, olmamalı içinde
(abarttım biraz ama buna benzer, anla diye)
ESA, anlatmışımdır müşterimdi…
Uzay projesi, sahi ne oldu pezevengin uzay projesi, atom santrali?

Sadece bilgin olsun, fikrin olsun diye yazıyorum…
Te 1960 yılıydı…
Fransız başladı bu projeye, 1960 yılları…
Uzay mekiği projesine…
Französisch-Guayana (Fransız Guyanası)
Ekvator…
40.075,017 Kilometre dünyanın çapı ekvatorda…
Orada fırlatılan bir mekik düz hesap 1700 Km hız ile uzaya doğru yol alırken…
Ki Fransız işte, Avrupalı…
Düşünen bir varlık genelde, dedi bir elin nesi, iki elin sesi var…
Dahil etti birçok Avrupalı ülkeyi programına, Alman bunlardan biri…
Bu mekik için üretim yapan yerlerden biri yine Almanya’da Hamburg kenti…
Oradan fırlatsalar mekiği, gidecek yine ortalama, düz hesap 1000 Km (990 tam) hız ile uzaya…
DIKKAT…
Ha bin yedi yüz, ha bin ne fark eder canim deme…
Gereken yakıt daha az ve daha hızlı Ekvator’da…
DIKKAT
Tabii durum böyle olunca daha az yakıt demek; daha fazla taşınabilir yük demek…
NAKIT PARA, yani uydu falan!

Ne demiştim?
Medeniyet neydi?
Hesap, kitap…
Matematiğin ta kendisi!


https://yadi.sk/i/isLPLG0U-Psd3A

https://yadi.sk/i/fySeJnFXamrqLw

https://yadi.sk/i/V4bGzarqV-rU0Q

Z Kuşağından bir kesit



Kenarlar, varoşlar, arka sokaklarda olanlar…
Zincirin en zayıf halkası merkezi, tümünün gücünü tanımlar…
Düşmansın ama düşman bildin ama…
Bunun sebebini, perde arkasını bilir misin?

Yani…
Bilinçli hareket eder misin, ediyor musun?

Örneğin Yahudi düşmanlığı…
Geçenlerde evlat ve babaannesi arasında bir “söz dalaşı”
Dedi babaannesi ki ilkokul mevzunu AMA kütüphanemde kitap yok ki okumamış olsun…
2000 üzerinde kitap, iki binin üzerinde…
“Yahudiler dünyaya egemen, ekonomik güçleri …”
Cümlesinin sonunda baktı yüzüme benden teyidini istedi…
Tabii kurduğu cümleye katılmam mümkün değildi!

Sözde Müslüman – Yahudi düşmanlığı yüzyıllardan kalma bir “ata yadigârı”
Değil biliyor musun, değil…
Yaratılan bir algı, Yahudi’ye düşman olan Hristiyan, Hz. Isa’yi çarmıha geren, gerilmesine sebep olan…
Yahudi “ileri gelenleri”
Evet, Müslümana empoze edildi, elini kirletir mi…
Akıllı olan, varken ayak takımı, cehalet timsali!

Tüm bu algı 20. Yüzyılın bir eseri!

1897 basım tarihi…
Die Protokolle Der Weisen Von Zion
Bu kitap ve içeriği sana, bana, ona lanse edildi…
Bu kitap HALA Müslümanların Yahudi düşmanlığının el kitabi, başucu eseri olarak bilinir…
Ve “zorla” ve siyasi ve siyaseten kurulan Israil devleti…
VE anlatmışımdır perde arkasını…
Gerçekleri…
Hatırla, Arapların Israil karşısında yenilgisi tüm bunlar, hepsi…
Seni…
Sen etti(!)

Ah çocuklar, bir bilseniz kimi perde arkası gerçeklerini…
Ne polis…
Ne herhangi bir istihbarat örgütü bilir Önderi…
Bilemez…
Ben boşuna ruhum demiyorum kendime…
Sadece nefes alan birisi…
Hele hele >>> kimi ekonomik gerçekleri <<<
Bir bilseniz…
Bilseniz gerçekleri, sokaklardaydınız HEPINIZ!

Sömürgeciliğin farklı bir yüzüdür…
Gösterir kendini, çıkar gün yüzüne, taşınır Avrupa’ya…
Düşmanlığın…
Sebebi, gerekçeleri tarihi gerçeklere “dayanmayan”
Sen en azından senin açıdan, ey Müslüman…
Diyeceksin ne ilgisi var Z kuşağı ile, var…
Çünkü her şeyin temeli geçmişinde yatar!

Düşmanlığın sosyolojisi…
Çocukluğunda atılır temeli…
2018 verileri:

Avrupa’da yaşayan Arapların %76’si…
DIKKAT ve Türklerin yüzde elli biri bu cümle ile hemfikir:

Ortadoğu’da, Israil devleti olmasa barış olurdu coğrafyada!

Bu insanlar…
Gökyüzünden zembil ile mi inmişti, nereden çıkti bunlar…
Kökleri nere???
Bu cümleye onay verirken, hemfikir olurken sen bu soruları cevaplarını hiç düşündün mü?

Hiç kendine sordun mu?
Neden ya neden…
NEDEN Hz. Isa ise eğer bu düşmanlığın…
Asan, astıran sorumlu İtalyan!

Pontius Pilatus’tu vali…
Neden İtalyanlara değil kimse düşman?



İlgili literatürden örnekler:

Die Protokolle der Weisen von Zion und die jüdische Weltpolitik (Alfred Rosenberg)
https://www.portalestoria.net/IMAGES%20313/protokolle%20-%20de.pdf

Die Protokolle der Weisen von Zion: Das Programm der internationalen Geheimregierung
https://ia801609.us.archive.org/6/items/0547DieProtokolleDerWeisenVonZion/0547%20Die-Protokolle-der-Weisen-von-Zion.pdf

### ! ###

https://yadi.sk/i/bOryPEO8pz23fA

https://yadi.sk/i/pvp1QefcJWb9Ww

### ! ###

https://yadi.sk/i/O6wLYK0XHYRl7A

Z Kuşağına Önsöz

Hep derim;
Her kadın, kadın her anne anne…
Her erkek, erkek her baba baba değildir!

Bu neden böyledir meselesine hiç girmeyeceğim…
Konumuz değil çünkü, benim evladım, benim çocuğum en güzel örneklerden birdir…
Acımasız…
Tarafsız bir analiz denemesi olacaktır bu makale. Olabildiğince gerçekçi, duygusallıktan arınmış bir veri yumağı. YOK, eleştirel, yıkıcı değil…
Yapıcı, hatalarınızı göz önüne sermek isterim ki ANLAYIN…
Anlayın gençler…
Anla badem, insan karşısındakini kendi gibi bilirmiş ya…
Hırsızlıkla itam ediyor bir pezevenk, adi bir orospu çocuğu dili sayesinde, ikna ediciliği sayesinde…
Ve…
Hayatlarında erkek nedir görmemiş, anlaşılan şöyle adamakıllı bilmem ne yememiş…
Tatmin olmak nedir bilmemiş…
Sözde Müslüman…
Özde cahil birer yaratık olmaktan öteye gidememiş, alelade bir hayvandan aşağı…
Bacak açmaktan başka bir şey bilmemiş…
Sadece hayvan gibi çalışan, sıçtıklarını sokaklara salıp kendi eğitim nedir bilmediği için sıçtıklarını eğitemeyen, sokak terbiyesi, sokak görgüsüyle yetişmiş türbanlı orospular sayesinde…
“Adamdan” sayıyorlar bir cahil köpeği, “adam” yerine koyuyorlar. Ve bu sayede…
Makam, mevki sahibi birisi olmuş…
Karşısındakini hırsızlıkla suçlayan, suçlayabilen bir ADI…
Ve bu göbeğini kaşıyan, ayakları takunyalı çete üyeleri iktidarında yetişen nesillerin bilgisizliğinden faydalanan, mürekkep yalamış…
Düşünen ve gören insan sevmeyen AMA yandaş ve yoldaşına en az üç çocuk yap…
Diyen, diyebilen, bunların eğitimini, bunların hayat şartlarını, bunların geleceğini ZERE düşünmeyen…
Bu adilere de olacak bir “yol gösterme” bir makaledir yazacaklarım!

Hakaret mi ettim?
HAYIR!
His ettiklerimi, gerçekleri dile getirdim sadece…
Bak Muhammed’e, bak, gör ve anla!

Bakarım evladıma…
Bakarım yeğenlerime, her biri Z kuşağının TÜM özelliklerini taşıyan birer nankör…
Şükür etmesini, bu hayati onlara sağlayanların değerini bilmeyen birer nankör kedi…
Ben kardeşim ben…
İğnenin ucu ile büyüdüm biliyor musun?
Ben ve kardeşim, iğnenin ucu…
Nasıl hamt etmem nasıl şükür etmem Allah’ıma…
Nasıl etmem?

Evladıma kalsa…
Kıçında bez te o zamanlardan bu yana çalışıyor…
Ben hiçbir zaman yaşamadım tüm bunları, çalışmak nedir bilmedim, kazanmak…
Ekmeğini taştan çıkarmak…
>>> mecburiyetinde olmak <<<
Bak hanım başka, çocuk yaştan beri. Çocukluğundan beri bağ bozumu…
Hamal gibi, küfe küfe…
Üzülürüm…
Hatırladıkça, çok üzülürüm inan buna!

Ve Allah, yüce Mevla’m…
Bana hiçbir zaman çalışmayı nasip etmedi, hep hobimin peşinden koştum…
Aşk ile…
Ama gördüm ama hep his ettim, ANLADIM mecburiyeti…
Ve hayatin tüm acımasızlıklarını çektiğim için, istemedim…
Evladım benim çektiklerimi çeksin…
Bu yüzden çocukluğundan beri öğretirim ekmek nasıl sofraya gelir…
Bilsin istedim lokmanın değerini…
Bilsin, takdir etsin!

Ve…
Benim evladım nasıl ki benim sözüme geliyorsa…
Bende hep babamın sözüne geldim…
Tecrübe!

Tecrübe ve bilgi…
Ve hayat…
Ve şartları yoğurur erkeği, kadını…
Ham hamur…
Pişer fırında, ekmek olur…
Kendine, başkalarına!

izle

Ve soruyor, sorguluyor küçük Muhammed fotoğrafını çeken O kadına yönelik:
“Neden beni yanına alıp oturtmadı?”

Başı açık…
Başı kapalı…
Her birimiz birer çocuk değil miyiz?
Yok mu anamız, babamız???
Yok muuu…
Kendi çocuklarımız, evlatlarımız?

İnsanlık öldü, insanlık!

ekonomi, MUTLAKA izle sonra bu konuda yazacagim

Ve yine şehit, bademler sayesinde can veren bir evlat…
Eyyy anneler, evladını > boş yere < şehit veren anne, neredesiniz anneler?
Cahil köpekler yüzünden ölüyor evlatlarınız…
Eyyy babalar neredesiniz?

Olur VATAN…
Olur MILLET gerçekten tehlikede cani feda her bir evladın bu vatana bu millete…
Ama böyle…
Ne ucuz ne ucuz?
Elin evladı ele ucuz!